Editor Login | Register
Ekle

> Yaşam
Bilim ve Teknoloji Sevgiden Anlarmı - Yaşam -
sercenyurt
(Date : 10.12.2007 10:38:22)
%5


Bilim ve Teknoloji Sevgiden Anlarmı

Batılı bilim adamları ve Batı kültürü yaklaşık dört asırdır insanlığı gütmektedir. Batı tarafından insanların başına sarılan bu egemenlik ve kuşatma kimi uluslar veya topluluklar için bir yıkım ve soykırım anlamına gelmektedir. Diğer bir kesim içinse, yüzyıllarca süren esaret ve kölelik demektir. Bugün insanlığın tamamına yakını sadece fizyolojik olarak değil, ruhen ve vicdanen de Batının değer sistemleri ve kültürünün kölesi konumundadır. Bu durum Afganistan ve Irak’ın işgalinden asırlar önce de böyleydi. İnsanlığın Batının geliştirdiği hayat tarzının tesirine girişinin üzerinden en azından üç asır geçmiştir. Aslında uluslar ve toplumlar için uzun bir zaman süreci olan bu dönemde insanlık, Batılı insanın önce doymak bilmeyen sınırsız ihtirası, sonra buna dayalı olarak geliştirdiği bilim ve teknik karşısında hala gözü kamaşmış bir halde beklemektedir. Kimse -ne bir ulus ne fert- onu sağlıklı algılama ve doğru anlama güç ve yeteneğini kendinde bulamamıştır. Bugün artık çekilemez hale gelen hayatımız, içyüzünü bilmediğimiz köklü kusurlara dayanmaktadır. Batı tarafından üretilen yeni hayat şartları içinde, kendimize özgü etkinliklerimiz menfi yönde ve yetersiz biçimde gelişmektedir. Batılılar, bir uygarlık: Çağdaş Uygarlık üretmişlerdir. Bu uygarlığın pek çok harika icadı ve mükemmel buluşu olduğu gerçeği göz ardı edilemez. Ne ki, tüm bunlar insan için olmalıydı. Onun huzur ve saadetine yol açmalıydı. Harika icatlar arasında insanlığın erimesine, buharlaşmasına ve yıkıma uğrayıp gitmesine değil! Adı geçen yıkımın farkında olacak bilince hala ulaşmamış olmak da öyle az buz bir felaket değildir.
           Bilinç kavramı, içimizde olup bitenleri, orada meydana gelen devinmeleri, hemcinslerimizde açık-seçik olarak gördüğümüz etkinlikleri çözümleme edimine işaret eder. Çevremizde müşahede ettiğimiz etkinlikleri -birer kategori olarak alınmak kaydıyla- zihnî, ahlâkî, estetik, dînî ve içtimâî olarak ayırmak makûl olacaktır. Akıl, canlı varlığın içinden –genelde hiç farkına varılmadan- geçmektedir. Çoğu zaman fark bile edilmeyen bu akıl, yaşadığımız dünyanın en büyük güçlerinden birini oluşturmaktadır. Tarih de, tarih içinde doğup gelişen uygarlıklar da, bu uygarlıkları meydana getiren toplumları da, hatta uzaya kadar uzanan da bu aklın gücüdür. Ne ki, akıl ne her şeydir ne de insanın yegane gücüdür. Zekâ, bilimin geliştirilip ileriye götürülmesinde vazgeçilmez bir unsur olmasına rağmen, yalnız başına -bugün çokça atıf yapılan ve her tür bireysel ve toplumsal eylemin temeli sayılan- bilimi meydana getirmek için yeterli değildir. Bilimin zekayı güçlendirdiği söylenebilir. Bununla beraber, paradoksal olarak şöyle de denebilir: Bilim, zekanın bir görünümünden başka bir şey değildir! Bilim, insanoğluna, yeni bir zihin tutumu, yeni bir tecrübe ve yeni bir usa vurmanın sonucu olan gerçekliği yeniden tanımlamayı getirmiştir.
           Şartlar ne olursa olsun, bilim ve zeka, ideolojik ve dini inanca dayalı yaklaşımlardan tamamıyla soyutlanabilmiş değildir. Bu bağlamda denebilir ki, dünyada ve özellikle Batıda meydana gelen büyük bilimsel buluşları, yalnızca akıl veya zekanın ürünü saymak kesin bir yanılgı olacaktır. Büyük mucitler ve deha diye tanımlanan bilginler, gözlem ve anlama yeteneğinden başka uz-bakışa, önseziye ve yaratıcı muhayyile gücüne de sahip olduklarından temel edimlerinde bu özel hususiyetlere de yaslanmışlardır. Bu türden bilginler, önsezileri sayesinde, diğer insanlarda gizli kalan enerjilerinin farkına vararak onları son haddine kadar kullanırlar, birbirinden ayrı ve alakasız görünen olaylar ve gelişmeler arasındaki ilişkileri hissederler; böylece kimsenin bulamadığı, erişemediği bir hazineye ulaşırlar. Onun için denebilir ki, bütün büyük kişilerde önsezi neden bir gizilgüç vardır; onlar bunun sayesinde, kendileri için önemli olan şeyleri düşünmeden, hatta yeteri kadar çözümlemeden bilirler. Bu bağlamda, büyük bir bilginin, buluş alanına kendiliğinden yönelen insan olduğu söylenebilir. İyi bir hakim, yasa gereği olan delilleri araştırmadan da, hatta kimi zaman uydurma delillere dayanarak da yerinde ve haklı karar vermeyi bilir. Gerçek bir lider veya önderin, kendisine bağlanacak ve sistemine hizmet edip onu yücelere taşıyacak kişileri seçerken ne psikolojik testlere ne de bilgi fişlerine ihtiyacı olur. 
           Bilginler arasında iki çeşit düşünüş biçimi yaygındır. Bunların biri Mantıklı Düşünüş; diğeri ise Sezgili Düşünüştür. Bilimsel ilerleme bu iki düşünüş biçimine de borçlu olduğunu asla inkar edemez. Salt mantığa dayanan matematik bile, tarihsel gelişim sürecinde sezgiden yararlanmasını bilmiştir. Bununla beraber, sezginin buluşları, daima mantık süzgecinden geçirilmelidir. Önseziyi, vehimden ayırmak zor olduğundan, bilim alanında olduğu gibi, günlük hayatta da, önsezi bilgi edinmede etkili, ama aynı zamanda tehlikeli bir yoldur. Çünkü kendilerini yalnız önsezinin rehberliğine teslim edenler, yanılma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar. Onun içindir ki, sadece büyük kişiler veya saf yürekli sade insanlar, önsezi ile zihin ve ruh hayatının zirvelerine erişebilirler. 
           Zihin etkinliği, bizim var olma biçimimizdir. Bizimle varolması ve bizimle birlikte değişmesi de bundandır. Denizin dibindeki çukurlar ve tepeler nasıl ki, dalgaların gökyüzündeki varlıkları, sözgelimi, bulutları değişik biçimde yansıttıkları gibi, zihin etkinliği de bizden ve içinde bulunduğumuz ortamdan etkilendiğinden aynı şeyi değişik biçimde gösterebilir. Bunun içindir ki, zihin etkinliği, keşiflerini: Duygusal durumumuza: acılarımıza, veya sevinçlerimize, sevgimize ya da kinimize göre durmadan değişen bir zemine yansıtmaktadır. Pozitivizm, temel felsefe ve genel bakış açısı olarak insanı parçalara ayırarak incelemeyi ilke edinir. Bilimi parçalamasının mantalitesi budur. Ne ki, bu kimi tabiat olayları ve cisimleri için kısmen geçerli bir metot olsa da, canlı organizmalar için asla doğru sonuçlar vermeyecek olan bir yöntemdir. Dolayısıyla pozitivizm, kendi taraftarlarının ve savunucularının hem insanı hem de toplumu anlamalarının yolunu kapatmıştır. Çünkü bir organizmanın koparılan organlarını incelemekle onu bir bütün olarak incelemek arasında alabildiğine büyük bir fark vardır. Bu, kadavra üzerinde çalışmak ile yaşayan bir insan üzerinde incelemek kadar farklıdır. Hayatı ve toplumu ya da cisimleri ve evreni inceleyen insan -bu edimi sırasında da- bir insan olmaya devam eder. Bu nedenle, varlıklar bize, zihin etkinliği sırasında bilincimizin oynak zeminini meydana getiren duygusal ve fizyolojik durumlara göre değişen bir şekilde görünür. Onun için, düşünen, gözlemleyen ve usa vuran insan, aynı zamanda mutlu ya da mutsuz, heyecanlı veya sakin bir insandır; heves, ihtiras ve güçlü arzuları, nefret veya istekleri nedeniyle coşan ya da bitkin hale düşen bir insandır gerçeğini gözden uzak tutmak asla doğru olmaz. Artık bir postulat gibi kabul görmektedir ki, aşk, kin, öfke ve korku insanın mantık düzenini etkilemekte hatta kimi zaman onu bozabilmektedir. Düşünce, beyin kabuğunun olduğu kadar, içsalgılı bezlerin de ürünüdür. Beden, düşünce üzerinde ne kadar etkiliyse, ruhun da onun üzerinde en az onun kadar tesiri vardır. Organizmanın bütünlüğü, bilincin belirtileri için kaçınılmaz bir gerekliliktir. İnsan, sadece beyniyle düşünmez. Beyniyle ve aynı zamanda bütün organlarıyla düşünür. Ne ki, bu düşünceye mahsus bir şey değildir; insan acı çekerken de, hayranlık duyarken de, dua ederken de hem beyni hem de bütün organlarıyla bu eylemleri yapar.    
           İnsana dışarıdan bakan fizyoloji, tıp, sosyoloji ve pedagoji bu nedenle insanı algılamakta ve anlamakta güdük kalmaktadır. Batıda ortaya çıkan psikoloji bile insanı tek yönlü olarak incelemeyi hedeflediğinden bu handikaptan kurtulabilmiş değildir. İnsan, zahirî hususiyetleri kadar batinî özellikleriyle de insandır. Ne fizyolojik tarafını görmezden gelerek insanı tanımak mümkündür ne de rûhî yanını ihmal ederek tutarlı bir inceleme yapılabilir. Ben burada çoğu bilimsel mahfillerde, inceleme ve araştırmalarda söz konusu edilmiş ve enine boyuna incelenmiş insana tekrar eğilmeyi ilk etapta zorunlu görmüyorum. Ancak bu çalışmalardan elde edilmiş mahsul üzerine eğilerek diğer bir boyutunu incelemeye gayret edeceğim. İnsanın ruh ve gönül dünyasını, irfan ve vicdan boyutunu tetkik etmeye çalışacağım. Düşünce dünyasını yadsımadan duygu dünyasına eğileceğim. Ayaklar altına alınan bir uygarlığı, perişan edilen bir ulusu ve darmadağın hale getirilen bir toplumu ayağa kaldırmaya ve uzun asırlar ayakta tutmaya gücü yeten bir hususiyetinden söz edeceğim: Sevgi üzerinde odaklanacağım. Korku, endişe ve kimi zaman aşağılayıcı bakışlarla ezilmek istenen sevgiden söz edeceğim. 
           Sevgiden söz etmek bu çağda, bu zaman ve zeminde  hiç de kolay bir iş değildir. Ben, sevgiyi, hayat içinde kayda değer gördüğüm birkaç önemli şey arasında sayarım. Hayat felsefem, sevgi-merkezlidir. Sevgi ile başarılacak şeylerin bir çeyreğinin bile, nefretle, kin ve düşmanlıkla elde edilemeyeceğine gönülden inanan bir eğilim sahibiyim. Sevgi ile örülen örgünün kılıçla çözülemeyeceğine, demirle kesilemeyeceğine kanaatim tamdır. Aslında hayat da, toplum da sevgi üzerine kuruludur. Sevgisi alınmış hayata hayat demek mümkün müdür? Sevgiyi yitiren toplum önünde insanların kurban edildiği bir put olmaktan başka nedir ki? Acaba bir ev, bir aile sevgiden mahrum olduğunda cehenneme dönmez mi? Bir çocuk sevgiyle beslenmediğinde diğer besinler onu hayata kazandırabilir mi hiç? Top yekûn hepimizi hayata bağlayan şey sevgidir. Bizi ciddiye alan, bizimle ilgilenmesini, bize değer verilmesini sağlayan şey de sevgidir. 
           Bir toplumu, bir devlet veya o çapta bir başka kurumu ayakta tutmanın, ona hayatiyet kazandırmanın, özünü ve güzelliklerini muhafaza etmenin yegane yolu, onu sevgi temeline dayandırmak, çatısını sevgi üzerine kurmaktır. Ayrıca her zaman ve zeminde onu sevgi ile beslemesini bilmektir. Sevgi, toplumun ruhudur. Güzellik ve iyilik temel kaynaklarından, en büyük pınarlarından biri de sevgidir. Sevginin olmadığı yerde, ne güzelliğin ne de iyiliğin bir anlamından söz edilebilir. 













Derecelendir
Kaynak Dr.Mehmet Yolcu
İçerik İhbarı
Bağlantılar: bilgininefendisi.net

Open Source Document Project AUP&TOS