Türk basınında uygulanan istihdam politikalarının olumsuz etkileri spor basınında da yansımalarını bulmaktadır. Medya kuruluşları, haberin maliyetini düşürebilmek için yüksek ücretle yetişmiş, uzmanlaşmış, deneyim sahibi gazetecileri istihdam etmek yerine, deneyimsiz, mesleğe yeni başlamış ya da stajyer konumundaki çalışanları yeğlemekte, bunlara ya çok düşük ücret ödemekte ya da ücretsiz çalıştırmaktadır. Çol, bu durumu şöyle değerlendirmektedir: “Spor gazeteciliği şu anki konumuyla yozlaşmaktan öte bir kokuşmuşluk sürecinin içerisine girmiştir. Artık spor gazeteciliğinin hem kaynak hem de kamuoyu nezdinde güvenirliği kalmadı, inandırıcılığı kalmadı, saygınlığı giderek azalmaya başladı. Yine spor gazetecilerinin bir bölümü, dürüst, tutarlı, kararlı değiller; kendilerini geliştirmek, değiştirmek, yenilemek adına ortaya koydukları değerler yok. Çoğu sporu bilmiyor, toplumla barışık değil, günü kurtarma peşinde koşuyor, çoğu spor gazetecisinin özgün düşüncesi ya da yaptığı işe dönük felsefesi yok. Önemli bir kesimi okumuyor, araştırmıyor. Fakat her alanda ahkam kesmeyi kendisine bir hak biliyor.” (Çol, 1998:54-56). İslam Çupi ise spor basınındaki nitelik azalışını konusunda şunları yazmaktadır: “Eskiden futbol yazarı gündüz oynanan maçı seyreder gazetesine gelir, önüne bir kahve koyar, uzun uzun düşünür ve oya gibi işlenen bir maç yazısı veya keyifli kritikler yazardı. Şimdi geceleri telefon başında kopuk kopuk seyrettiği maçı aceleye gelmiş hiçbir kelime terazisine sokulmayan kritiğini kaleme alıyor, o lezzetli ciddi bir öyküye benzeyen maç yazıları sizlere ömür hiç yazılmıyor. Spor sayfalarındaki kalitesizlik, fikir erozyonu, yazılardaki yozluk gözle görünür düzeye geldi.” (Çupi) Deniz Gökçe futbol yazarlığının “palavraya son derece açık” (Zaman,
Türkiye’de Spor Basınının Etik Anlayışı 15 19 Mayıs 1996) hale geldiğini belirtirken, Hıncal Uluç da, "Çok yüzeysel bir gazetecilik yapıyoruz, konuların derinlerine inmiyoruz". (Uluç, 1998:86) diyerek spor basınını eleştirmektedir. Orhan Koloğlu ise spor yazarlığındaki nitelik düşüşünü değerlendirirken, saldırgan üslubun ön plana çıkmasını da vurgulamaktadır: “Futbol medyası kim saldırgan konuşursa ona prim veriyor. Bir de Türkiye"de spor yazarlığı hiçbir titri olmayan adamların kullandığı bir alan haline geldi. Bir patron ya da sorumlu, herhangi bir adama kıyak yapmak için ona spor yazarlığı verebiliyor. Futbol yazarları arasında da etrafa kim daha çok saldırırsa, hakaret ederse o prim yapıyor.” (Düzel, 2002). Kahraman Bapçum da özellikle televizyonların rating kaygısıyla saldırgan bir üslubu yeğlediklerini ifade etmektedir: “(Televizyon tartışmalarına)bir iki kez çağırdılar. Sonra "abi sen çok düzeylisin, reyting yapmıyorsun" dediler. Sert olmam gerekiyormuş, kavgacı... Gelmem zaten dedim.” (aktaran Alpman, 2003). Zeki Çol, ise gazetecilerin etik ilkelere önem vermediklerini şöyle anlatmaktadır: “Bugünün spor gazeteciliği, asla eskisi gibi saygın bir iş değil. Zira bu işi yapanların büyük bölümü, hem kendilerine, hem mesleklerine, hem de hitap ettikleri kitlelere saygı duymuyor. Etik değerler dışlanmış. İlişkiler vıcık vıcık. Haber alma adına, kaynağa, kişilik haklarına saldırıya varana dek her türlü ödün verilebiliniyor. Birilerinin sözcülüğünü yapmaya soyunanlar, kendisini kullandıranlar var. Hele de bu mesleğin ortalık yerine paraşütle inenlerin büyük bölümü. Adeta kulüplerin formalı amigosu konumundalar.
|