| Editor Login | Register | ||
| > Bilgi Rehberi > Felsefe |
|
|
| Bilim Felsefesi 1 |
|
BİLİM NEDİR? Bilim Tarihi, Bilim Felsefesi Bilim Tarihi Nedir? Bilimsel Gelişmenin Niteliği Bilimin Anlamı Bilimi Niteleyen Özellikler Bilim Tarihi Nedir? Kısaca Bilim’in doğuş ve gelişme hikayesidir. Amacı bir bakıma objektif bilgi’nin ortaya çıkma, yayılma ve kullanılma koşullarını incelemek, bir bakıma da nitelikleri belli bir metodun, bir düşünme türünün, hatta geniş anlamda bir bakış açısının oluşumunu saptamaktır. Bilim Tarihi, amacına, çeşitli Bilim kollarında ulaşılan sonuçları sıralayarak değil, fakat daha çok, bu sonuçları bağlı oldukları koşullar çerçevesinde açıklayarak ulaşmaya çalışır. Görevi olguların ve buluşlarınn bir katalogunu çıkarmaktan çok, bilimsel kavram, teori ve anlayışın doğuş ve gelişimini izlemek ve açıklığa kavuş-turmaktır. Düşüncenin serbestliğe kavuşması, akılla batıl inançların çarpışması, insanoğlunun ‘doğru’yu araması ve giderek ona yaklaşması, hata ve akıl dışı saplantılarla savaşması.. İşte Bilim Tarihi’nden öğrenebileceğimiz şeylerden başlıcaları. Modern Bilim’in gözlerimiz önünde yükselen yüce yapısı hiç şüphesiz insan kafasının uygarlığa kattığı en önemli bir üründür. Fakat bu ürünün doğuş, gelişme ve başarı koşulları üzerinde kültür ortamımızın yeterince aydınlatıldığı söylenemez. Bilim Tarihi ancak son 40-50 yıllık dönemde akademik bir disiplin niteliği kazanmıştır. Bugün bile yalnız bizde değil, bir çok Batı Üniversiteleri’nde de okutulma olanağı bulduğu söylenemez. Tarihçiler uygarlığımızın daha çok siyasal, ekonomik ve savaş ile ilgili cepheleri üzerinde durmakta, bize evreni tanıtan, Doğa kuvvetleri üzerinde egemen olma olanağını sağlayan, tüm düşünme ve yaşama koşullarımızı biçimleyen Bilim’in gelişmesiyle yeterince ilgilenmemektedirler. Ne var ki, Bilim’in dünyamızı hızla değiştirme gücü karşısında bu kayıtsızlığın daha fazla süreceği beklenemez. Nitekim dünyanın başlıca büyük Üniversitelerinde son yıllarda göze çarpan gelişmeler bu yargımızı doğrulayıcı yöndedir. Bilim Tarihi yeni bir disiplin olmakla birlikte, kapsamı çok geniştir. Bilim çoğu kez sanıldığı gibi ilk defa ne Rönesans’tan sonra, ne de Batı dünyasında ortaya çıkmıştır. Bilim, insanlığın ortak kafa ürünüdür; kökleri ilkel toplumların yaşamına kadar uzanır. Bilim’i anlamak, Bilim öncesi veya bilim dışı düşünme biçimleriyle ilişkilerini bilmemizi gerektirir. Bu nedenle, Bilim Tarihi Mitoloji, Din, Sanat ve :-):-):-):-)fizik gibi konulara da bilimle ilişkileri bakımından, yer vermek zorundadır. Geniş bir perspektif içinde bakıldığında Bilim’in uzun ve çetin gelişiminde şu 4 aşamayı görebiliriz: 1.Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarına rastlayan Ampirik bilgi toplama aşaması; 2.Antik Grekler’in evreni açıklamaya yönelik akılcı sistemlerinin kurulduğu aşama; 3.Ortaçağ’ın Grek Felsefesi ile dilsel dogmaları bağdaştırma çabası karşısında Müslüman dünyadaki bilimsel çalışmaların parlak başarılarını kapsayan aşama; 4.Rönesans sonrası gelişmelerin yer aldığı Modern Bilim aşaması. Görüldüğü gibi, ilk aşama tümüyle, 3. aşama ise bir bölümüyle Doğu’da, 2.ve4. aşamalar ise daha çok Batı’da yer alan gelişmeleri kapsamaktadır. Doğu ile Batı arasında adeta zikzak çizen bilimsel gelişmeyi kalın çizgileriyle şöyle özetleyebiliriz: Doğu uygarlıklarının ürünü olan Bilim Batı’ya geçer; önce İonya’da, daha sonra Atina ve Güney İtalya’da büyük bir aıtlım yapar; tam gelişme hızını yitirmeye yüz tuttuğu bir sırada yeniden Doğu’ya döner ve Nil ağzında kurulan İskenderiye’de yeni bir parlak döneme girer. Ancak bu dönem de uzun sürmez. Geometri, Astronomi, Fizik ve Coğrafya gibi Bilim dallarında sağlanan büyük ve gerçek başarılara karşın, Roma yönetiminin giderek yozlaşması ve Hristiyanlık ile birlikte türlü mistik inanç ve saplantıların yayılması karşısında araştırma ve öğrenme ruhu Batı’da canlılığını yitirmekten, hatta ortadan silinip gitmekten kurtulamaz. Ortaçağ karanlığının ortama egemen olmasında Hristiyanlığın rasyonel düşünce ile çelişkisi önemli bir etkendir. İskenderiye Küyüphanesi’nin ilk kez Hristiyanlarca yakılması bu çelişkinin en açık bir belirtisi sayılabilir. Grek Bilim ve Felsefesi’ni temsil eden Nesturiler’in Hristiyan baskısından kurtulmak için giderek Doğu’ya çekilmeleri; bu arada Yeni-Platoncu Okul’un son büyük temsilcisi sayılan Hypatia’nın İskenderiye’de bir Hristiyan papazı tarafından öldürülmesi bu dönemi niteleyen olaylardır. Bilim’in yeniden canlanma hareketi, İslam’ın ortaya çıkmasıyla, yine Doğu Dünyasında kendini gösterdi. Avrupa’nın 1100 lü yıllarda başlayan ve Rönesans’dan günümüze kadar giderek hızlanan parlak bilimsel başarılarını, azımsanmayacak ölçüde, Müslümanlar’ın çalışmalarına borçludur. Dün olduğu gibi bugün de Bilim hiçbir ırkın, kültürün veya bölgenin tekelinde değildir. Bilimin Kökeni: Kökleri çok gerilere uzanmakla birlikte, bugün ‘Bilim’ diye nitelediğimiz bilgi ve düşünme türü uygarlığın oldukça yeni sayılan bir ürünüdür. Tarih öncesi çağlarda Felsefe, Din, Efsane gibi ruhsal; el sanatları gibi pratik hayat ihtiyaçlarına yönelik uğraşılar dışında, gözleme dayalı kavramsal düşünme demek olan Bilim’den söz etmek zordur. Şu kadar ki, bu uğraşıların dayandığı bilgi, teknik ve kavramların sonraki çağlarda daha belirginleşen bilimsel kavram ve işlemlere kaynaklık ettiği de inkar edilemez. Denilebilir ki, bilimsel düşünme ve bulma çabasının kökeninde bir yaşamı güvenilir ve rahat kılma, diğeri dünyayı anlama gibi iki temel ihtiyaç yatmaktadır. Bu ihtiyaçlardan ilki, insanlığın uzun tarihinde kuşaktan kuşağa bırakılan çeşitli yaşantı ve beceri biçimlerini kapsayan bir teknik geleneği, 2.si insanoğulunun duygu, inanç ve düşüncelerini içinde toplayan bir kültürel geleneği oluşturmuştur. 2 gelenek başlangıçta ve uzun süre, çoğu kez ayrı ellerde, birbirine yabancı kalmış, yeterince karşılıklı etkileşim olanağı bulamamıştır. Antik Grek Uygarlığı’nın parlak dönemlerinde bile, bir yanda uğraşları el becerilerine, basit tekniklere dayanan zenaatçıların, öte yanda duygu, inanç ve düşünce dünyasını oluşturan şair, politikacı ve Filozoflar’ın yer aldığını görüyoruz. Ayrılık Ortaçağ boyunca kendini sürdürmüş, ancak Yeniçağ’ın başlarında ortadan kalkmaya yüz tutmuştur. 2 geleneğin birleşim ve karşılıklı etkileşim koşulları gerçekleştikten sonradır ki, ancak modern anlamda Bilim’in ortaya çıkmasına tanık olunur. Rönesans’la başlayan bilimsel düşünme ve araştırma çabası, iki geleneğin, deneye olanak veren teknik becerilerle, kavramsal düşünmeye yol açan :-):-):-):-)fizik türden teorik çalışmaların etkili bir kaynaşmasına dayanmıştır. İnsanın Doğa’ya egemen olma istek ve çabası tarihi kadar eskidir. Fakat Doğa’yı anlama ihtiyacı da o kadar gerilere gider. Modern Bilim’in doğuşu bu iki isteğin birleşmesini beklemiştir. Bununla birlikte, ilkel insan yaşamında bile bu iki isteğin tümüyle ayrı olduğunu söylemek güçtür. Çünkü, ilkel insan Doğa ile ilişkisinde basit teknik becerilerini kullandığı kadar, büyü türünden birtakım akıl dışı yollara başvurmaktan da geri kalmamıştır. Büyünün amacı da teknoloji gibi Doğa’yı etkilemektir: Ölmekte olan hastaları iyileştirmek, beklenen doğal felaketleri önlemek, düşmanların yok olmasını sağlamak… gibi. Hatta aynı amacı, dünyanın varoluşu ve düzeni ile ilgili çeşitli kültürlerde yer yer sürüp gelen efsane türünden masal veya hikayelerde de buluruz. Güneşin, ayın ve yıldızların yaratılış ve varoluş nedeni insanoğlunun hayat ve ölüm karşısında duyduğu korkuyu giderme, aradığı güveni ve rahatı sağlama olarak tasavvur edilmiştir. Gerçi büyü de bile Doğa’nın isteğe göre değişmediği, bazı kanunlara boyun eğmek gerektiği düşüncesi üstü örtük de olsa vardır. Ateşin daima yaktığı, suyun ıslattığı, güneşin parlak olduğu, hava bulutlu olmadıkça yağmurun yağmadığı, yazların sıcak, kışların soğuk gittiği gerçeğinden ilkel insan da kendini çoğu kez kurtaramayacağını bilirdi. Ne var ki, büyü ve efsane doğrudan bilime yol açmamıştır. Bilimin doğuşu için Doğayı kontrola yönelik katı bir faydacılık dışında, fayda amacı gütmeyen, katıksız bir anlama ve bilme tutkusuna da ihtiyaç vardır. Böyle bir tecessüsün belirmesine ve etkinlik kazanmasına ilkel insanın hayatı pek elverişli olmamıştır. Bilimsel Gelişmenin Niteliği: Bilim’in gelişmesi ile ilgili görüşler çeşitlidir; bunlardan ikisine değinmekte, konuya yaklaşım açımızı belirlemesi bakımından, yarar görmekteyiz. Bu görüşlerden birine göre, Bilim yavaş fakat sürekli ilerleyen bir bilgi üretme coğaltma sürecidir. 2.görüşe göre ise, Bilim’de gelişme teorik düzeyde yer alan köklü düşünme değişikliklerinin bir sonucudur. 2 görüş, ilk bakışta sanıldığı gibi, bağdaşmaz nitelikte değildir. Her ikisinde de gerçek payı vardır. Bilim’in gelişimi karmaşık bir olaydır. Bir cephesinde devrim niteliğini taşıdığını görmekteyiz. Gerçekten, Bilim’in gelişimi, olgusal bilgilerimiz yönünden sürekli bir birikim, saptanmış olguları yorumlama ve açıklama yönünden ise ancak zaman zaman patlak veren düşüncede devrim biçiminde görünmektedir. Bilim Tarihi 2 görüşü de kanıtlama olanağı veren örneklerle doludur. Geçmişte gözlem ve deney yoluyla saptanmış pek çok olgusal gerçekler (örneğin gezegenlerin hareketleri, gazların özellikleri, sarkaç salınımı, gel-git olaı, cisimlerin serbest düşmesi, vb. bu tür olgular arasında sayılabilir) giderek artan bilgilerimizin bir bölümü olarak geçerliliklerini sürdürmektedir. Bunları bir yana itme, geçersiz sayma yoluna gidemeyiz; geçmişte bulunmamış olsalardı, bugün bulunacaklardı. Oysa aynı sürekliliği, olguları açıklama amacıyla bilginlerce ileri sürülen teori veya teorik nitelikteki hipotezlerde bulamamaktayız. Bilim Tarihi’nde aşağı yukarı aynı olgu grubunu açıklamak amacıyla değişen aralıklarla, çoğu kez birbirleriyle bağdaşmaz teorilerin ortaya atıldığını görüyoruz. Bir örnek vermek gerekirse, gök cisimlerinin (gezegen, uydu, güneş ve yıldızlar gibi) gözleme konu hareketlerinin açıklaması yolunda Eudoxos’dan Newton’a kadar geçen 2000 yıllık sürede ortaya atılan değişik teorileri gösterebiliriz. Bu gibi teoriler, olgusal buluşlar gibi bir bilgi birikimi yaratmamakta, tersine her biri bir önceskini yıkma veya hiç değilse değiştirme rolü ile ortaya çıkmaktadır. Her teori Doğa’ya belli bir bakış açısını ifade eder; fakat başka bakış açıları olanağını ortadan kaldırmaz. Herhangi bir teoriden ortaya atılmasında veya benimsenmesinde olgulara uyma ve olguları açıklama gücü kadar kişisel beğenilerimiz de rol oynamaktadır. Bu nedenledir ki, aynı alanda rakip teorilerin ortaya çıktığını ve uzun süre tutunan teorilerin bile birtakım koşulların oluşmasıyla geçerliklerini, bazen beklenmedik bir biçimde yitirdiklerini görürüz. Aslında bilimin gelişimi ne tek başına teorik görüş değişikliklerinden, ne de yalnızca birbirinine eklenen sürekli bir buluşlar zincirinden ibarettir. 2 süreç birbirini tamamlayıcı niteliktedir. Yeni olgusal buluşlar yeni teorilere yol açtığı gibi, yeni teoriler de yeni gözlem ve deneylere kapı açmakta, dolayısıyla yeni buluşların koşullarını hazırlamaktadır. Olgusal buluşlarla teorik açıklamalar arasındaki bu karşılıklı etkileşim bilimde gelişmenin gerçek itici gücünü oluşturur. Bu itici güçten kaynaklanan bilimsel gelişmenin iki dönemli bir süreç olduğunu söyleyebiliriz. Dönemlerden biri teorik düzeyde açılmayı, ötekisi bu açılmanın olgusal düzeyde pekiştirilmesini simgeler. Fakat her pekiştirme, er geç, yeni bir açılmanın gerekleri de oluşturmaktan kendini kurtaramaz. Bilim’in gelişim hikayesine girerken bu birikimi kamçılayan iki dönemli süreci gözden kaçırmamaya çalışacağız. Bibliyografya: -*Yıldırım, CemalBilim Tarihi, Bilimin Anlamı Bilimi anlamanın önemi nedir, buna neden gerek vardır? Bu soruya şu iki yönden yanıt verebiliriz. 1.Bilim’in uygulama sonuçları yaşamımızı giderek artan ölçülerde her cephesinde etkilemektedir; 2.Bilimsel düşünceyi tanıma çağımız aydını için bir entellektüel zorunluluktur. |
|
| Bağlantılar: bilgininefendisi.net |
| Open Source Document Project | AUP&TOS |