|
Kamu
bankaları özelleştirilmeli mi? Buna bir ön yargıyla mutlak anlamda ne evet ne
de hayır demek doğru değildir. Bu cevabı verirken kamu tanımımız da son derece
önemli. bugün kamu bankalarının genel sorunlarının ve tek tek kamu bankalarının
özelleştirilebilme olanağını tartışmak istemiyorum. tek tek bankaları ele alan
çalışmaları daha önce yayınladım. Burada sorunu bir başka açıdan ele almak
istiyorum. Zaman zaman, bazan politikacılar bazen akademisyenler, bazende bilim
adamları ortaya çıkıyorlar ve bütün kötülüklerin anası olarak kamu
bankacılığını gösteriyorlar ve bu bankaların özelleştirilmesi gerektiğini
söylüyorlar içlerinden bazı bankacılar biraz daha ileriye gidip sektöre giriş
çıkışlarında serbest olmasını istiyorlar.
Kategorik olarak bir an bankacılığı kamu ve özel kesim bankaları diye iki gruba
ayıralım ve kıyaslamak isteyelim. Bunun için mihentaşlarımız ne olacak? Uzun
dönemli ilişkileri esas alırsak iki açıdan yapabiliriz;
1) Ekonomik performansı değerlendirmede
birincil derecede önemli olan kriter bir şirketin yaşaması ve ayakta
kalmasıdır. Nitekim Stratejik Planlama Bilimi şirketin misyonunu en başa
koymakta ve bunu da yaşama, ayakta kalma ve iflas etmeme olarak
belirlemektedir. bir şirket batarsa, geçmiş verilerinin ne kadar başarılı
olduğunun önemi yoktur. Bir şirketin ekonomik performasını değerlendirmede
ikinci önemli kriter ise sahiplerinin değer yaratmasıdır. Eğer şirket
sahiplerine yeterince değer yaratamassa elden çıkarılır ve satılır yani elden çıkarma
ile başarısızlık arasında bir bağlantı vardır.
2) Bankalar mevduat toplama
imtiyazına sahip aracı kurumlardır. Bunların işlevi, halktan topladıkları
parayı bu aracılık fonksiyonları ile ekonomik ve sosyal kalkınmayı
gerçekleştirecek yada iyileştirecek projelere en düşük maliyetle
aktarmalarıdır. Bankalar ancak ve ancak bu amacı gerçekleştirebildikleri ölçüde
işlevlerini yerine getirmiş sayılırlar ve ekonomiye katkıda bulunmuş
sayılırlar.
Konunun başka boyutu ise kriz dönemlerinde özel kesim bankacılığının
yaşabilirliğidir. Kriz dönemlerine özel bankacılık ya kamu desteğiyle aşıyor
yada bu dönemler yaygın devletleştirme ile geçilebiliyor. Kamunun
bankacılıktaki payının yüksek olduğu ülkelerde krizlerin etkisi yumuşuyor.
Ülkemizdeki özel ve kamu kesimi bankacılığının işte bu iki temel kriteri
kullanarak değerlendirmek gerekir. yoksa yapılacak değerlendirmeler kısır
tartışmalardan öteye anlam taşımaz.
1960 sonrasını ele alalım. 30 yılı aşkın bir süreyi kapsayan bu dönemde kapanan
yada kapanmak zorunda olan bankalara bir bakalım; 1960-1980 döneminde 7 tane
banka özellikle 1960 yıllarının başında tedrici tasfiye sürecine girmiştir.
bunların hepsi özel bankalardır. bu dönemde ayrıca faaliyetlerini tatil eden
bazı yerel nitelikli bankaları bu listeye dahil etmiyorum.
1980-1990 döneminde ise 5 banka faaliyetlerine son vermiştir. Hepsi özel banka
olan bu bankalardan büyük üç tanesi Ziraat Bankasına devredilmiş, diğer ufak
ikisi ise Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu ile tasfiye edilmişlerdir. Yine bu
dönemin özelliklerinden birisi teknik olarak ödeyebilirliliğini yitiren özel
bir banka olan Töbank"ın kamulaştırılarak geçici olarak kurtarılmasıdır. bu
dönemde ödeyebilirliğinde ciddi sorun olan tek banka Anadolu Bankası ise ancak
kendisinin mali bünyesi sağlam kamu bankası bağlanarak kurtarılmıştır. Bununda
sanıyorum dünyada başka örneği yoktur. İşin en ilginci Anadolu Bankası özel
sektör ilkelerine en uygun şekilde yönetilen ve kamusal işlevi olmayan bir
bankaydı.
1990 sonrası dönemde ise; Aslında 1980li yıllarda ödeyebilirliğini yitirmiş
Töbank ve Denizcilik Bankası 1992 yılında iki ayrı kamu bankasına
devredilmiştir. 1994 yılının başlarında ise üç özel bankanın faaliyetleri
durdurulmuştur. Bu üç bankayı izlemesi olasıl ve an meselesi olan çok sayıda
özel bankanın kapanması ise ancak devletin Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu
aracılığıyla tüm mevduatlara miktarı ne olursa olsun garanti vermesi ile
durdurulmuştur. Bu garanti verilmeseydi bu listeye çoğu şubeli özel bankaları
eklemek durumunda kalırdık.
Bankacılık özel işlevleri olan ve belirli yönetim ilkeleri olan endüstridir.
İşlevleri ve yönetim ilkelerini geriye itip, sahipliği ön plana çıkarmak
yanlıştır. Ve sorunlu devletin bankacılığı kötüdür, özel sektörün ki iyidir
söylemine indirgemek daha büyük bir yanlıştır. Önemli olan bankaların
işlevlerine ve bankacılık ilkelerine uygun bir biçimde yönetilmesidir. Devlet
ticari bankacılıktan çekilsin görüşüne bütünüyle katılırım ama özel işlevli
bankaları kaldıralım derseniz, bu işlevin özel ticari bankacılık tarafından
nasıl yerine getirileceğinin cevaplanması gerekir. Bugün ABD"de bile tarım
kesiminin finansmanı özel bir model ile sağlanıyor.
Bankacılığın bütünüyle özelleştirilmesini savunanların aynı zamanda şunlarıda
savunmalarının tutarlılık olup olmadığı sorusunu sormak istiyorum;
1- Banka sahiplerinin banka
kaynaklarını doğrudan ve dolaylı kullanmasını ve birden fazla banka sahibinin
yasaklanması.
2- Bankaların iştirak şeklinde diğer
şirketlerdeki sahipliğinin yasaklanması
3- Banka iflaslarında devletin mevduat
sahiplerine olan sınırsız güvencesinin kaldırılması ve artık devletin
bankaların batmasıyla ilgilenmemesi ve batan batmalı yaşayan yaşamalıdır
ilkesinin kabul edilmesi
4- Banka hissedarları ve banka
yöneticilerinin iflas halinde sınırsız sorumlu olmaları
5- Bankacılık sistemine girişlerin
serbest bırakılması.
Bunları olumlu cevaplandıramıyorsanız söyleyecek cesaretiniz zaten yoksa, laf
olsun diye devlet elini bankacılıktan çeksin demek kolay ve basit bir
söylemdir. Yoksa batma halinde pasifinin riskinin kamuya, aktifin kullanımının
ve getirisinin banka sahibine ve yöneticisine ait olduğu bankacılığı yapmak
için ne akıllı ne de müteşebbis olmak gerekir.
|