Giriş
Bir ekonomide mali sistem; mali aracılar, mali araçlar ve mali piyasalardan
oluşur. Mali sistemin temel unsurlarından biri de bankacılık sektörüdür.
Bankacılık sektörü, mali sistem içerisinde üzerinde kurulu olduğu ödemeler
sistemi aracılığı ile, tasarrufların yatırıma dönüştürülmesinde kaynak (fon)
aktarımına aracılık eden bir sektördür.
Türk bankacılık sektörü, bugün gerek mali, gerekse kurumsal yapıları itibariyle
gözardı edilemeyecek bir seviyeye ulaşmış bulunmaktadır. Bu olumlu gelişmelere
rağmen, Türk bankacılık sektörünün gelişimini etkileyen bazı olumsuzluklarında
mevcut olduğu bilinen bir gerçektir. Bankalar, yaptıkları iş gereği yoğun
risklerle yaşamak zorunda olan kuruluşlardır. Bankacılık sektöründe yaşanan
riskler, her ülkede, her dönemde kaçınılmaz olarak yaşanabilir. Zira finansal
piyasalar var olduğu sürece, risk unsuru sistem içerisinde varlığını
sürdürecektir. Ancak bu aşamada önemli olan risklerin doğru tanımlanıp,
yönetilmesi olmaktadır. Banka üst yönetimleri, kurumsal olarak alınan riskler
hakkında daha fazla bilgi edinmeli ve riskin yönetilmesi için gerekli
sistemlere sahip olmalıdırlar. Böylece piyasada oluşacak risklerin zararları,
bankacılık sektörünü en alt düzeyde etkileyecek ve oluşacak krizlerin zararları
minimuma inecektir.
Bu çalışma iki konu üzerinde odaklanmıştır. İlk olarak Türk Bankacılık
sektöründe yaşanan temel sorunlara değinilmiş ve ekonomik istikrarsızlık,
kaynak maliyetlerinin yüksekliği, haksız rekabet koşulları, teknolojideki hızlı
gelişmeler ve banka özkaynaklarının yetersizliği gibi sorunlar üzerinde
durulmuştur. İkinci olarak ise; sektörün karşı karşıya olduğu faiz, kur, kredi,
likidite, piyasa ve sermaye yetersizliği gibi risklerin oluşturduğu, mali
riskler ele alınmıştır.
1. Türk Bankacılık Sektörünün Temel Sorunları
Türk bankacılık sektörünün başlangıcından günümüze, özellikle 1980 sonrası
uygulamaya konulan reform politikaları sonrasında, sektörün karşılaştığı
başlıca temel sorunlar; ekonomik istikrarsızlık, mali riskler, yüksek kaynak
maliyeti, haksız rekabet koşulları, teknolojideki hızlı gelişmeler,
özkaynakların yetersizliği ve yeniden yapılanma sorunları şeklinde
sıralanabilir. (Parasız, 2000, 125)
1.1. Ekonomik İstikrarsızlık
Türk bankacılık sektörü, 1980 yılında Türkiye ekonomisinde uygulamaya konulan istikrar
politikaları sonrasında, yeni bir döneme girmiş ve günümüze kadar çok önemli
gelişmeler göstermiştir. Bununla birlikte, sektördeki yenileşmenin ve hızlı
büyümenin getirdiği bir çok sorun ile karşılaşılmıştır. Bu sorunların başında
da, yüksek oranlı enflasyonun neden olduğu ekonomik istikrarsızlık gelmektedir.
Bu yıllarda, bankacılık sektörü, genişleyen kamu finansman açıkları ile
birlikte kronikleşen yüksek enflasyonun etkisiyle istikrarlı bir gelişme
sürecine girememiştir. Yüksek enflasyon ve ekonomik konjonktürdeki
dalgalanmalar döviz kuru ve faiz riskini arttırırken, sektör büyük ölçüde
nakite dayanan özvarlıklarını enflasyona karşı korumada zorlanmaktadır.
Yüksek enflasyon ortamında bankaların işlemleri ve stratejileri, normal ortama
göre daha farklı olmaktadır. Bir yandan bankalar enflasyonun zararlı
etkilerinden kaçınmaya çalışmakta, diğer yandan ise, belirsizliklerin
üstesinden gelme ve risk alma yöntemlerini yeniden gözden geçirmektedirler.
Daha da önemlisi, “dışlama etkisi”ne neden olan kamu borçlanması artarak devam
ettikçe, bankalar en basit yatırım aracı olarak kamu sektörüne
yönelmektedirler. Bu durum onların en temel görevleri olan ve kaynakların etkin
dağılımı için gereken fonlara aracılık etme işlevinden uzaklaşmalarına neden
olmaktadır. (Erçel, 2000a, 72) Yüksek oranlı enflasyon dönemlerinde bankaların
nominal olarak artmış görünen karları, reel olarak azalmakta ve bunun sonucunda
özkaynakların reel büyüklüğü düşmektedir. Ayrıca bu olumsuz makroekonomik
koşullar, bankaların kaynak maliyetlerini ve diğer işletme giderlerini
arttırmakta, bu etki sonucunda artan kredi faizleri ise, özellikle piyasaya
yönelik düşük riskli plasman olanaklarını daraltmaktadır. (Parasız, 2000, 125)
Ekonomik istikrarsızlık ve kronik enflasyon dönemlerinde, sektörü olumsuz
etkileyen bir diğer sorunda, problemli kredilerin artmasıdır. (Parasız, 2000,
126) Özellikle artan faiz yükü, banka alacaklarının tahsilini sınırlandırıcı
bir etki yaratmaktadır. Vadesinde ödenmeyen alacaklar banka kaynaklarının
akışkanlığını azalttığı gibi, kaynak maliyetinin artması sonucunu da
vermektedir. Enflasyonun düşürülmesiyle birlikte sağlanacak ekonomik istikrar
ile hem banka kredileri donmuş karakterinden kurtulacak, hem de tahsili
gecikmiş alacakların kaynak maliyetine yansıyan yükü azalmış olacaktır. Bu
durumda bankalarında takipteki alacaklarını teminat yönünden güçlendirmesi,
yani risklerin oluşmaması içinde gereken önlemleri alması gereklidir.
Sonuç olarak, makroekonomik istikrarı sağlayamayan bir ülke ekonomisinde,
bankacılık sektörü sorunsuz olmayacağı gibi, tersi bir durumda yani, bankacılık
sektöründeki sorunlarda, makroekonomik istikrar için her zaman risk
oluşturacaktır.
1.2. Yüksek Kaynak Maliyeti
Son yıllarda mevduat dışı fon temininde kaydedilen gelişmelere rağmen, ticaret
bankalarının fon kaynaklarının en önemlisi, topladıkları mevduatlardır.
Sektörde mevduata uygulanan faiz oranları kaçınılmaz biçimde enflasyon oranları
ile yakın ilişki içindedir. 1980’li yıllardan itibaren faizlerin serbest
bırakılmasıyla, faizler enflasyon paralelinde seyretmeye başlarken, mevduat
kompozisyonunun vadeli lehine gelişmesi sonucu, mevduatın maliyeti önemli
ölçüde artmıştır. (Parasız, 2000, 126-127)
Kaynak maliyeti aynı zamanda, toplam disponibilite ve mevduat munzam karşılığı
ayırma zorunluluğu ve TMSF primleri yüzünden de yükselmektedir. Ayrıca Banka ve
Sigorta Muameleleri Vergisi, diğer giderler, Kaynak Kullanım Destekleme Fonu
primleri, gider vergisi kesintilerinden oluşan vergi yükleri, kaynak
maliyetinin yükselten diğer unsurlardır. Bu kalemler bankaların plase
edilebilir kaynaklarını önemli ölçüde azalttığından, kredi faizlerini arttırıcı
unsurlar olmaktadırlar.
İşletme maliyetleri de yüksek kaynak maliyetleri içerisinde yer almaktadır.
İşletme giderleri içerisinde en önemli payı ise, personel giderleri
oluşturmaktadır. Türk bankacılık sektöründe, 1980 öncesi koşullarında mevduat
toplayabilmek için şube ağını genişletmek ve yeni personel istihdam etmek
rasyonel kabul edilirken, 1980’li yıllardan itibaren reel pozitif faiz politikası
ve otomasyondaki gelişmeler, bir çok şubeyi karlı olmaktan çıkarmıştır. Bunun
sonucunda, bir süre bankalar işletme giderlerini azaltmak amacıyla, şube
kapatma ve personel sayısını azaltma politikası izlemişler, fakat son yıllarda
sanayileşmenin Anadolu’ya yayılmasıyla birlikte, mevcut bankaların şube
sayılarını yeniden arttırma politikası izlemelerine neden olmuştur. Bu da
sektördeki maliyetlerin yeniden artmasına yol açmıştır.
Yüksek kaynak maliyetine neden olan bir diğer unsurda, bankacılık sektöründe
yaşanan otomasyon alanındaki gelişmelerdir. İnternet bankacılığı ile birlikte
banka şubelerinin bilgisayar ağı ile donatılması ve ATM sayısındaki hızlı
artışlarda, sektördeki maliyetlerin artmasına neden olmuştur.
1.3. Haksız Rekabet Koşulları
Bankacılık sektöründe rekabet, doğrudan doğruya fiyatları etkileyen en önemli
unsurlardan biridir. (Özkan, 1999, 40) Günümüzde finansal piyasalarda hızlı bir
değişim yaşanmaktadır. Yeni düzenlemelerin ve teknolojideki ilerlemelerin bir
sonucu olarak, uluslararası piyasalar ile yerli piyasalar arasında engeller
ortadan kalkmakta ve dünya finansal piyasaları küreselleşmektedir. Bunun
sonucunda da, sektörün rekabet gücünü kullanma yeteneği her geçen gün önem
kazanmaktadır.
Mali piyasalardaki düzenlemelerin azaltılması ve tanıtılan yeni finansal
ürünler ticari bankaların faaliyet alanlarını ve sunabilecekleri hizmetleri
genişletirken, bu kurumların üzerindeki rekabet baskısını da arttırmıştır.
Yoğun rekabet ortamı fon maliyetlerini yükseltirken, müşteriler de daha fazla
getiri sağlayan kurumlara yönelmişlerdir.
Son yıllarda dünyanın en gelişmiş ülkelerinde dahi, bankacılık sektörü yalnız
kendi içinde değil, banka dışı kurumlardan gelen çok ciddi bir rekabet ortamı
içerisinde varlığını sürdürme çabası içinde olmuştur. Finansal süper marketler,
aracı kurumlar, sigorta şirketleri, emekli sandıkları, süpermarket mağaza
zincirleri, büyük otomobil ve diğer dayanıklı tüketim malları üreticileri,
önceden yalnızca ticari bankalarca geniş tüketici kitlelerine sunulan hizmet
sahalarına el atarak, mali hizmetler sektöründe bankalarla amansız bir rekabete
girmişlerdir. Türkiye’de de, bugün benzer bir gelişme gözlenmektedir. Özellikle
dayanıklı tüketim malları üreten ve pazarlayan bu büyük kuruluşlar, kurdukları
finans şirketleri kanalıyla, tüketici kredilerinde, bankalara önemli bir rakip
olabilecekleri sinyalini vermişlerdir.
Rekabette kuşkusuz fiyat önemli bir etken olmakla birlikte, rekabet gücünü
belirleyen tek etken değildir. Hizmet kalitesi, hizmetin çeşitliliği, yapısı,
müşterinin gereksinimlerini karşılayan hizmetlerin sunulması, teknoloji, reklam
vb. bütün bunlar rekabet gücünü etkilemektedir. (Berk, 1999, 116) Rakiplerin
sundukları hizmetlerin bilinmesi, pazara yeni girenlere karşı pazarda
mevcutların olası tepkileri, alabilecekleri önlemler, hizmet satmak isteyen her
bankanın dikkate alması gereken etmenlerdir. Uygulamada kural olarak sektörün
pazar büyümesi azaldıkça, sabit masraflar yükseldikçe, kredi müşterilerinin
özellikleri farklılaştıkça ve bu hizmetlerin önemi arttıkça, mevcut bankaların
tepkileri gittikçe kuvvetlenmektedir.
Ülkemizde faaliyette bulunan yabancı bankaların, ülkemiz bankacılık sektöründe
rekabet ortamının geliştirilmesine ve “rekabet gücünün arttırılması” kavramına
önemli katkıları olmuştur. Yabancı bankaların, Türk bankacılık sektörüne
özellikle yönetim, pazarlama, müşteri ilişkileri gibi alanlardaki katkıları
gözardı edilemez. Yabancı sermaye, arttırdığı rekabet ortamı sayesinde
“şeffaflık” ilkesinin bir kavram olarak sektöre empoze edilmesini sağlamış,
bunun bir sonucu olarak da, kuvvetli mali yapı ve güçlü mali standartlar
kavramının benimsenmesine önemli katkıda bulunmuştur.
Yabancı bankalar, ölçek ekonomilerinden, farklılaştırma ve riski yayma
özelliklerinden ve uluslararası finansman merkezleriyle doğrudan
bağlantılarından dolayı, en son kredi araçlarını ve teknolojisini hızla
transfer edebilmekte ve diğer yabancı bankaların gelişini teşvik ettiğinden,
yoğunlaşma oranını azaltarak fiyat rekabetine neden olmaktadırlar. Bu özelliğe
sahip yabancı bankalar, artan rekabet yoluyla ulusal bankacılık sektörünün
yapısını değiştirmektedir. Bankacılık sektöründeki rekabetin devamı ya da
artışı, teorik olarak marjinal bankaların piyasadan çekilmesine ya da,
hizmetlerin daha kaliteli sunulmasına yol açacaktır.
1.4. Teknolojideki Hızlı Gelişmeler
Teknolojideki hızlı gelişmelerle birlikte, dünya finans piyasaları ile
entegrasyon sürecine giren Türk bankacılık sektörü, gelişmiş ülkelerin
bankacılık sistemlerinde yaygın bir şekilde kullanılan leasing, factoring, forfaiting
gibi mali hizmetler; swap, forward, future, option gibi risk yönetim ürünleri
ve internet bankacılığı hizmetlerini sunma aşamasına gelmiştir. Bankacılıktaki
yeni uygulamalar sadece finansal alanla sınırlı olmayıp, teknik alandaki
gelişmelerden yararlanma da, sektörde önemli bir düzeye ulaşmıştır. (Parasız,
2000, 129)
Son yıllarda ülkemiz bankacılığının teknoloji kullanımında artan bir yoğunluk
yaşanmaktadır. Bankalar uzun süredir müşterilerin hizmetinde olan ATM, POS,
telefon ve bilgisayar bankacılığı gibi klasik teknolojik ürünlerini yeni
ürünlerle ve yeni hizmet anlayışları ile hızla zenginleştirmeye
çalışmaktadırlar. Bu doğrultuda, tüm bankaların vizyonunda elektronik
bankacılık kavramı ilk sıralarda yer almaktadır. Bankalar müşterilerine daha iyi
hizmetler sunabilmek ve 24 saat hizmet verebilmek amacıyla “Çağrı Merkezleri”,
“İnternet Bankacılığı”, “Müşteri İlişkileri Yönetimi” gibi yeni uygulamaları
devreye koymaktadırlar. (Keskin, 1999, 13) Ayrıca, gelecekte ticaret hayatında
ve bankacılık sektöründe çok büyük bir önem kazanacak olan, elektronik ticaret
kapsamındaki çalışmalar da, bankalar tarafından büyük bir özenle
gerçekleştirilmekte ve dünyada bu alandaki gelişmeler yakından takip
edilmektedir.
Elektronik bankacılığın uygulanması bir yandan bankacılıktaki işlemleri
hızlandırmakta, diğer yandan yeni hizmetlerle müşteri karşısına çıkan
bankaların işlem hacimlerini ve pazar paylarını arttırmalarını sağlamaktadır.
Banka şubelerinin bilgisayar ağı ile donatılması sonucu, bir yandan müşteriye kolay
ve hızlı hizmet sunulurken, diğer yandan müşterilerin kredi değerliliği için
gerekli verilerin depolanması olanağı artmaktadır. Ayrıca self-servis birimleri
ile getirilen yenilikler, hem banka personelinin rutin işlemlerini azaltmakta
hem de, müşterinin çalışma saatlerinin dışında da banka hizmetlerinden
yararlanması olanağını sunmaktadır.
Finansal ve teknik alandaki en önemli hizmetlerden biride, nakit-yöntem
sistemidir. (Özkan, 1999, 42) Bankalar bu sistemi daha önce sadece büyük
müşterileri için uygulamaktaydılar, ancak son zamanlar da, küçük ve orta boy
firma müşterilerinin likidite yönetimi ve finansman durumuna ilişkin sorunlara
da, çözüm getirmektedirler. Hatta bazı bankaların bu alandaki hizmetleri sadece
likidite ve finansman ile sınırlı kalmayıp, proforma bilanço, kar-zarar planı,
yatırımlar, satış, üretim ve personel planlaması içerecek şekilde
yaygınlaşmaktadır.
Teknoloji alanındaki hızlı gelişmeler sayesinde, bankacılık sektörü hedef ve
planlarına uygun olarak önemli banka içi planlama, enformasyon ve muhasebe
düzenine ilişkin sorunları çok kısa sürelerde çözümleyecek karar ve uygulama
olanaklarına sahiptirler. Böylece mevcut durumun yanı sıra, gelecekteki
karlılık, risk ve likidite durumunda ortaya çıkabilecek değişmeleri, bazı
göstergelerden yararlanarak bilinçli bir şekilde açıklığa kavuşturabilirler.
(Berk, 1998, 10-11)
Teknolojideki gelişmelerin ve bankacılık alanındaki yenileşmelerin sağlamış
olduğu tüm bu olumlu gelişmelere rağmen, adları geçen finansal tekniklerin ve
ürünlerin uygulaması ve kurumsallaşmasında bu tekniklerin ve yeniliklerin
uygulanması ile ilgili devlet organlarının koordineli bir şekilde çalışamaması,
konuyla ilgili bir mevzuat altyapısının henüz tam olarak oluşturulmamış olması
ve ekonomik istikrarsızlık nedeniyle, sorunlar ortaya çıkmaktadır. Bu
sorunların giderilmesi yukarıda sayılan eksikliklerin giderilmesiyle mümkün
olacaktır.
1.5. Özkaynakların Yetersizliği
Türk bankacılık sektörünün önemli bir sorunu da, özkaynaklarının
yetersizliğidir. Özkaynakların yetersiz olmasında sektörde yer alan, gerek
aktif gerekse sermaye büyüklükleri açısından, küçük bankaların büyük bankalara
nazaran çoğunlukta olması etkilidir. Bu küçük ölçekli bankalar hem toplam
aktifler, hem de özsermaye büyüklüğü açısından son derece yetersiz olup, bu
bankaların fon kaynağı sadece interbank ya da uluslararası finansal
piyasalardır. Bu nedenle, küçük ölçekli bankaların, gerek iç piyasada gerekse
de uluslararası piyasalarda rekabet edebilecek güçleri yoktur. Küçük ölçekli
bankaların birleşmeleri sağlanarak, aktif ve sermaye yapılarının
güçlendirilmesiyle özkaynaklarının arttırılması mümkün olabilir. (Parasız,
2000, 128)
Bankacılık sektöründe özkaynak yetersizliğinin bir diğer nedeni de, getiri
seviyesi düşük iştiraklere ve sabit kıymetlere yatırılan kaynakların
büyüklüğüdür. (Özkan, 1999, 43) İştiraklere yatırılan kaynakların bir çoğu
yeterli getiriyi sağlayamamaktadır. Geçmişte, sermaye birikiminin yetersiz
olması nedeniyle, bankalar iştirakler yoluyla sanayileşmeye önemli katkılarda
bulunmuşlardır. Ancak bugün iştirakler sektördeki bir çok banka için büyük bir
yük teşkil etmektedir. Bu ağır yükten kurtulmanın tek yolu, sermaye
piyasalarında derinlik sağlamaya başlanmasıyla, gelir getirmeyen aktiflerin
başta iştirakler olmak üzere tasfiyesi ve menkul kıymetleştirilmesi yoluyla
mümkün olacaktır.
2. Türk Bankacılık Sektöründe Yaşanan Mali Riskler
Bankalarda çeşitli kaynaklardan elde edilen fonlar, yatırım alternatifleri
arasında dağıtılır. Dağıtım yapılırken alınacak kriter, her alternatifin
risklilik derecesi ve buna karşılık getiri miktarıdır. Bankacılık sektöründe
riskler, genelde likidite yetersizliğinden, faiz oranlarının ya da döviz
kurlarının dalgalanmasından, borçların geri ödenmemesinden ve ekonomik
değişmelerden kaynaklanabilir. Aktif yönetiminde, bir bankanın karşılaşacağı
riskleri çok iyi bilip, ona göre aktif dağılımı yapması gerekmektedir.
Bankacılık sektöründe karşılaşılabilecek riskler, içsel ve dışsal riskler olmak
üzere iki başlık altında incelenebilir. Sektörün kendi yapısından kaynaklanan
risklere içsel riskler denilirken, sektörün dışındaki olaylardan meydana gelen
risklere ise, dışsal riskler denilmektedir. İçsel ve dışsal risklerde, kendi
aralarında alt kısımlara ayrılırlar. Bankacılık sektöründe karşılaşılan risk
grupları içerisinde en önemlisi ise, mali riskler denilen, bankaların ve
sektörün kendi yapı ve operasyonlarından kaynaklanan risk grubudur. Bu riskler
faiz riski, kur riski, kredi riski, piyasa riski, sermaye yetersizliği riski ve
likidite riski olmak üzere altı başlık altında incelenebilir. (Çelik, 2001, 61)
2.1. Faiz Riski
Bu risk, gerek nominal gerekse reel faiz oranlarındaki hareketlenmelerden
kaynaklanır. Faiz riski, aktif kalemleriyle pasif kalemleri arsında vade ya da
faiz bazında bir uyumsuzluk olması veya değişken faizli mali yükümlülüklerin
gelecekteki nakit akımları, gelir–gider üzerinde belirsizliğe yol açması
halinde ortaya çıkar. (Çelik, 2001, 62)
Türk bankacılık sektörünün, kısa vadelerde faize duyarlı pasiflerinin faize
duyarlı aktiflerinden daha fazla olması, yabancı kaynakların varlıklara göre
daha kısa sürelerde, yeniden fiyatlandırılması sonucunu doğurmaktadır. Varlık
ve yükümlülüklerin yeniden fiyatlama dönemlerindeki bu uyumsuzluk, aktif ve
pasiflerin faiz oranı değişikliklerine karşı olan duyarlılıklarını
arttırmaktadır. Diğer yandan bankalar, faiz oranlarının artma eğilimi
gösterdiği dönemlerde, repo yoluyla düşük faiz getirili kamuya ait menkul
kıymetlerini, daha yüksek getirili olanlarla değiştirmek suretiyle, faiz
riskini kontrol altında tutmaya çalışmaktadırlar. Ayrıca sektörde, swap gibi
bazı türev enstrümanlar da, bu amaca yönelik olarak kullanılmaktadır. (Erçel,
2000a, 68-69)
2.2. Kur Riski
Bu risk, kurlardaki değişmelerden kaynaklanan kazanç ve kayıplarla ilgilidir.
Kur riski, yabancı paraya dayalı işlemlerde, yabancı paraların yerli paraya ya
da birbirlerine karşı değerlerinin değişmesi halinde ortaya çıkar, sonuçta bu
da kar veya zarara yol açar.
Kur riskine ilişkin olarak, Türk Lirası, faiz oranları ile Türk Lirası’nın
nominal değer kaybı arasındaki fark, bankaların döviz cinsinden kaynaklarını
Türk Lirası veya alternatif yatırım araçlarına dönüştürmesinin en büyük
nedenidir. Türkiye’de kur riskine bağlı açık pozisyon izleme uygulaması 1985
yılında başlamıştır. Çeşitli güçlük ve kayıplarla karşılaştıktan sonra, Türk
bankacılık sektörü, kur riski konusunda yeterince bilgi ve deneyim sahibi
olmuştur. Ayrıca TCMB’de, yaptığı birçok yasal düzenlemeyle, bu riski azaltma
yönünde önlemler almış ve uygulamaya koymuştur. (Erçel, 2000a, 69)
2.3. Kredi Riski
Bu risk, potansiyel kayıplar açısından büyük bir önem taşır. Kredi riski
müşterilerin geri ödeme sıkıntısına düşmelerinden kaynaklanır. Yani
kullandırılan kredinin geri dönmeme halini ifade eder. Kredinin geri dönmemesi,
borcun tamamen veya kısmen kaybına neden olur.
Mali riskler arasında en önemli olanı ve Türk bankalarının yönetimine en çok
dikkat ettiği risk, kredi riskidir. Türk bankacılık sektörü, yıllar boyunca
kredi riskine gereken önemi vermektedir. Ancak sektörde artan rekabet, risk
alma açısından da bazı sonuçlar doğururken, bankaların kredi stratejilerini
yeniden gözden geçirmelerinin gereği de ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak, kredi
riskinin bir bütün olarak ele alınması bankacılık sektörünün giderek daralan
uluslararası finansman ortamına rağmen, donuk alacaklarının seviyesini düşük
tutarak kredi riskini yönetebileceğini ortaya koymuştur. (Erçel, 2000a, 67-68)
2.4. Likidite Riski
Bankalar, taahhütlerini zamanında yerine getirebilmek amacıyla, mevcutlarında
nakit değerler ya da likiditesi yüksek finansal araçlar bulundurmak
durumundadırlar. Eğer bir banka, taahhütlerini karşılayabilecek söz konusu
araçlara sahip değilse, likidite riski ile karşı karşıya demektir. Bu risk,
özellikle kısa vadeli varlıklarının yine kısa vadeli taahhütlerini
karşılayamama durumunda ortaya çıkar. (Çelik, 2001, 62)
Likidite riskine bakıldığında, mevduat sahiplerinin kısa vadeleri tercih
ederken, yatırım sahiplerinin yüksek enflasyon beklentileri ve belirsizliğin
yönlendirmesiyle daha uzun vadeleri araması, Türk bankacılık sektörünün aktif
ve pasiflerinin vade yapılarında da, yansımalara neden olduğu görülmektedir.
Dolayısıyla sektördeki bankalar, likidite riskine daha duyarlı hale
gelmişlerdir. Özellikle, son dönemlerde dünya ekonomisinde yaşanan mali sıkıntılar
ve global mali krizler sonrasında, gelişmekte olan ekonomilerin birçoğu riskli
görülmeye başlanmıştır. Bu durumda, uluslararası yatırımcılar Türkiye gibi
gelişmekte olan piyasalara yatırım yapma konusunda daha ihtiyatlı davranmaya ve
bu piyasalara, kredi kullandırımlarında daha seçici olmaya başlamışlardır.
Bunun sonucunda Türk bankacılık sektörü de, kredi dağıtımlarını azaltarak likit
kalmayı tercih etmiştir. (Erçel, 2000a, 68)
Genel olarak incelendiğinde, büyük bankalar küçük bankalara oranla daha az
likidite riski ile karşılaşmakta ve söz konusu durum iki nedenden
kaynaklanmaktadır. (Özkan, 1999, 43) Bunlardan birincisi, büyük bankalarda
çekilen mevduatın toplam mevduatın küçük bir kısmını oluşturma ihtimali daha
yüksektir. Çünkü büyük bankaların mevduatları, küçük bankalara oranla daha
geniş bir alana yayılmaktadır. İkincisi ise, ölçekleri nedeni ile büyük
bankalar, genellikle bankalararası piyasaya daha iyi faiz oranıyla ve daha
elverişli dönemlerde girmektedir.
2.5. Piyasa Riski
Bu risk, bankaların sahip oldukları bir ya da birden fazla ticari varlığın
işleme tabi tutulabileceği süre dahilinde, piyasada meydana gelen beklenmeyen
olumsuz dalgalanmaların sebep olduğu kayıp veya beklenenden düşük seviyedeki
kar halini ifade eder. (Çelik, 2001, 62) Piyasa riski herhangi bir zaman
zarfında meydana gelebilir.
Piyasa riskini en aza indirmek, piyasa disiplinin sağlanmasıyla mümkündür.
Piyasa disiplini; piyasadaki kurumlarla ilgili bilgilerin zamanında doğru ve
şeffaf şekilde alınmasını içerir. Bankacılık sektöründe piyasa disiplinin
sağlanmasıyla birlikte, piyasadaki ilgili birimler, çok daha sağlıklı
değerlendirmeler yapabilecekler ve böylece istenmeyen riskler en aza
indirilecektir. (Erçel, 2000b, 135)
2.6. Sermaye Yetersizliği Riski
Bu risk, bankaların mevcut sermayeleri ile gerçekleşen risklerinden oluşan
kayıplarını telafi edebilme gücünü ifade eder. (Çelik, 2001, 62) Eğer mevcut
sermayesi, söz konusu risklerin sebep olduğu kayıpları karşılamaya yeterliyse,
risk düşük demektir. Eğer mevcut sermaye, kayıpları karşılayamayacak durumda
ise, risk büyük demektir. Bu durumda gerekli önlemlerin en kısa sürede alınması
gerekmektedir.
Sonuç
Bankacılık sektörü, hızlı ekonomik büyüme ve gelişmenin başarılmasında önemli
bir araçtır. Bankalar sadece parasal kontrol için bir kanal olmayıp, ekonominin
yeniden yapılanmasında ve uzun dönemli sürdürülebilir makroekonomik istikrarın
sağlanmasında, etkili olan kurumlardır. Mali sistem içinde bu denli önemli bir
role sahip olan bankacılık sektörünün, iktisadi sistemle etkileşimini açık ve
net biçimde ortaya koyabilmesi ve sağlıklı bir yapıda işleyebilmesi
gerekmektedir.
Türkiye’de Batı ülkelerindeki gibi, banka dışı mali aracıların gelişmiş
olmaması ve sermaye piyasasının henüz gelişme aşamasında olması nedeniyle, bankalar;
mali sistemin temelini oluşturmakta, ekonominin işleyişi, halkın
tasarruflarının toplanması ve kullanım alanlarına dağıtılması açısından önemli
rol oynamaktadırlar. Türkiye’de mali kaynakların çok büyük bir bölümü bankalar
tarafından toplanmakta ve kullandırılmaktadır. Yurt dışı kaynakların da önemli
bir kısmı bankalar aracılığı ile sağlanmaktadır. Mali sistem içerisinde bu
kadar önemli bir yeri olan bankacılık sektörünün sorunsuz bir şekilde işlemesi,
güçlü bir ekonomik yapının en önemli unsurlarından biridir.
1980’li yıllarda başlayan mali liberalizasyon süreciyle, bankacılık dahil bütün
mali sistemde yapısal değişiklikler uygulamaya konmuş; faiz oranları ve döviz
kurlarındaki sınırlamaların kalkması da, bu yapısal değişikliklerin hızla
yerleşmesinde önemli rol oynamıştır. Reform niteliğindeki bu yapısal
değişiklikler, bankacılık sektörünün ve mali sistemin gelişmesini ve büyümesini
sağlamıştır. Fakat 1990’lı yıllardaki olumsuz gelişmeler bankacılık sektörünün
mali bünyesinin önemli ölçüde bozulmasına neden olmuş, bankalar, uzun süre çok
yüksek riskli bir ortamda çalışmışlardır. Bu dönemde hızla artan kamu kesimi
borçlanma gereği ve bütçenin finansmanında kamu bankaları kaynaklarının
kullanılması bu süreci hızlandırmıştır. 2000’li yıllara gelindiğinde bankacılık
sektörü çok ciddi bir riske maruz kalmış, bankacılık sektörünün yeniden
yapılandırılması, bankaların mali bünye sorunlarının çözülmesi, kaçınılmaz hale
gelmiştir. Bu amaçla Bankalar Kanunu’nda radikal değişiklikler yapılmış,
bankaların faaliyetlerinin düzenlenmesine ve denetimine yeni bir yaklaşım
getirilmiştir. Yeniden yapılanma ve uluslararası piyasalarla bütünleşme
çabalarına paralel olarak, Türk bankaları da gerek kurumsal yapılarında,
gerekse sundukları hizmet ve ürün kalitesinde önemli değişiklikler
gerçekleştirmişlerdir Böylece “Bankacılık Sektörü”, Türkiye ekonomisinde
uluslararası rekabete açık ve düzenlemeler itibariyle AB’ye uyuma hazır
sektörlerin başında yer almaktadır.
Dr. Oğuz
YILDIRIM
Anadolu üniversitesi
|