| Editor Login | Register | ||
| > Yaşam > Tarih |
|
|
| Mehmed Akif Ersoy |
Mehmed Akif Ersoy Hayatı
Mehmed Akif Ersoy, 1873’de, İstanbul’da doğdu. Babası, Fatih Medresesi müderrislerinden ve İpek’li Hoca unvanı ile tanınan, Mehmed Tahir Efendi’dir. Bütün öğrenimini İstanbul’da yaptı. 1894’de Baytar (Veteriner) Mekteb-i Âlîsi’nden mezun olduktan sonra, Umûr-ı Baytariyye Müdürlüğü (Veterinerlik İşleri Müdürlüğü) ne müfettiş olarak girdi. 1908’de, İstanbul Üniversitesi Türk Edebiyatı profesörlüğüne tayin edildi ve Sırât-ı Müstakim adlı bir dergi çıkarmağa başladı. 1912 martında Sebîlü’r-reşâd adını alan ve İslâm Birliği ideolojisini savunan bu dergide birçok şiir ve makaleleri çıktı. 1911’de, ilk defa olarak, şiirlerini bir araya getirip Safahat adı ile yayımladı. Bu ad, sonradan bastırdığı diğer altı kitabının da genel adı oldu. Bir yandan da, İstanbul’un büyük camilerinde vaazlar vererek, düşüncelerini halka da yaymağa çalışıyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında, harb esiri olan Müslümanlara Almanya’da iyi muamele edildiğini kendisine göstermek için yapılan bir propaganda davetini kabul ederek, Berlin’e gitti. Doğu ile Batının medenî durumları arasında canlı ve gerçek bir karşılaştırma yapma imkânlarını kendisine vermiş olan bu gezinin izlenimlerini Berlin Hâtıraları (1915) adlı uzun bir manzumesinde anlattı. Bundan sonra, Necid Emîri ile olan anlaşmazlığı çözmek için, hükümetçe Arap yarımadasındaki Necid’e gönderildi. Bu yolculuğun izlenimleri de, Necid Çöllerinde (1915) adlı yine uzun bir manzumesindedir. Aynı yıl, Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiyye Başkâtibliği’ne getirildi. 1918’de, Said Halim Paşa’nın Fransızca olarak yazılmış "İslâmlaşmak" adlı eserini Türkçeye çevirerek Sebîlü’r-reşâd’ta tefrika etti. Birinci Dünya Savaşı’nın Türkiye’nin aleyhine sonuçlanması, Âkif’i son derecede üzdü. Böylelikle, islâm dünyasının son desteği de yıkılmış oluyordu. Fakat, Türk devletinin yeniden kurulacağına imâm vardı. Bunun için, Anadolu’daki kurtuluş hareketi ile temasa geçti. Bu arada, Hind bilginlerinden Hüseyin Kıdvay’ın Türk kurtuluş mücadelesini öven İngilizce bir eserinin damadı Ömer Rıza Doğrul tarafından yapılmış tercümesini bastırıp Anadolu’ya göndererek halka dağıttırdı. Nihayet, 1920 mayısında, kendisi de Ankara’ya kaçtı ve yeni kurulan Büyük Millet Meclisi’ne Burdur milletvekili olarak girdi. Kurtuluş Savaşı’na katılması için halkı teşvik maksadı ile, Anadolu’nun birçok şehirlerinde dolaşarak vaazlar verdi. Maarif Vekâleti’nin açtığı ve 724 şairin katıldığı İstiklâl Marşı yarışmasını kazandı ve bu marş TBMM tarafından Türk millî marşı olarak resmen kabul edildi (12 Mart 1921). Sebîlü’r-reşâd’ı önce Kastamonu’da ve sonra da Ankara ve Kayseri’de çıkarmağa devam etti. 1922’de, Tedkîkat ve Te’lîfât-ı İslâmiyye Heyeti’ne seçildi ve, aynı yıl, Said Halim Paşa’nın yine Fransızca bir eserini İslâm’da Teşkilât-ı Siyasiyye adı ile çevirip kendi dergisinde tefrika etti. Nihayet, 26 Ağustos 1922’deki Büyük Meydan Muharebesi, İstiklâl Savaşı’nın kesin sonucunu tayin edip Türkiye’nin istiklâlini sağladı. Bu büyük başarının istiklâlini henüz kazanamamış bütün İslâm milletlerinin kurtuluşları ve İslâm Birliği’nin gerçekleşmesi için büyük bir ümid kaynağı olacağım düşünen Akif, çok sevinçli idi. Fakat, millî ve modern bir devlet olarak yeniden kurulmak ihtiyacında olan Türkiye, siyasî ve karanlık maceralar peşinde koşamazdı. Akif in düşündüğünün tersine, dinî taasubun asırlardan beri çok yıkıcı olarak çalışan hakimiyetini ortadan kaldırmak, Orta Çağ zihniyetinden kurtulup modern zihniyete hızla ulaşmak zorunda idi. Bunun içindir ki, 1516’dan beri Osmanlı padişahlarının temsil ettikleri Hilâfet müessesesini, medreseleri, şer’iye mahkemelerini kaldırmak, tekkeleri kapatmak, şapkayı ve lâtin harflerini kabul etmek suretiyle başlayan inkılâblar birbirini kovalayınca; Âkif de, İslâm Birliği idealine kavuşmaktan ümidini keserek, Türkiye’den ayrıldı ve Mısır’a yerleşti (1925). Abbas Halim Paşa’nın misafiri olarak, ailesi ile birlikte, Kahire civarındaki Halvan’da 1936 haziranına kadar kalan Akif, bir süre, Câmiatü’l Mısrıyye’de (Kahire Üniversitesi) Türkçe dersleri verdi. Günden güne büyüyen bir psikolojik çöküntü içinde, artık, eski doğurganlığı da kalmamıştı. 1933’de, bir kısmı Birinci Dünya Savaşı sıralarında, bir kısmı İstiklâl Savaşı sıralarında ve bir kısmı da Mısır’da yazılmış şiirlerini bir araya getirip Safahat serisinin yedinci ye sonuncu kitabı olarak ve Gölgeler adı ile yayımladı. 1935’de, hastalandı. Tedavi için, bir süre Lübnan’da kaldı. Nihayet, Haziran 1936’da İstanbul’a döndü. Büyük bir ilgi ile karşılandı ve 27 Aralık 1936’da öldü. Mehmed Akif de, kendi neslindeki birçok şairler gibi, eski edebiyat kültürü ile yetişlmiş. Ancak, diğerlerinden ayrı olarak ve aile çevresinden gelen bir tesir ile, buna kuvvetli bir dinî kültürü de katmak gerekir. Bu tesirler altında Akif, şiire, dinî ve ferdî konulan işleyen manzumelerle başlar (1895). Bu sıralarda en çok beğendiği şairler, Türk edebiyatında muallim naci ile abdülhak hamit tahran ve Fars edebiyatında da Sadi ile Hafız’dır. 1900’den sonra, yavaş yavaş, çevresinin insanları ve günlük hayatın olayları ile ilgilenmeğe başlar. Böylece, şahsî duygularını bir yana bırakıp başkalarının ıztırabları ile ilgilenmeğe koyulur. İlk ününü sağlayan ve Safahât’ın I. kitabında yer alan bu şiirlerde (Hasta, Küfe, Meyhane, Seyfı Baba, Bayram, Bebek, Hasır, Mahalle Kehvesi,...), kuvvetli bir realizm ve derin bir acıma duygusu vardır. Günlük olaylardan yola çıkan ve yoksullara acıma duyan şiirlerin ilk örnekleri teyvik fikret’te bulunmakla beraber, Akif’in şiirlerinde acıma duygusunun çok daha yoğun ve genişlemeğe elverişli olduğu görülür.İmparatorluğun parçalanmasını önlemek için II. Abdülhamid’in takip ettiği milliyet düşmanı politika, Balkan Harbi (1912-1913) neticesinde tamamıyle iflâs elti. Balkanlar’da imparatorluktaki Hıristiyan milletlerin millî bir hüviyetle ortaya çıkarak hükümet aleyhine isyan etmeleri ve ayrı birer millî devlet kurmaları, Müslüman halkın da gözlerini açtı ve "Osmanlıcılık" ideolojisinin boşluğu anlaşıldı. Bunun üzerine, Türk ve İslâm milliyetçilikleri doğdu. Türk milliyetçileri "Pantürkizm" ve Müslüman milliyetçileri de "Panislâmizm" ideolojilerine bağlandılar. Akif, bu ikinci gurup idealistlerdendir. Böylece, -şiirlerinde önceleri ferdî duygulara ve sonraları çevresinin ıztırablarına yer veren şairin edebî hayatının ideolojik karakterdeki üçüncü safhası da başlamış olur. Mısırlı idealistlerden Muhammed Abduh’un ve Türkistanlı idealistlerden Abdürreşid İbrahim’in de tesirli oldukları bu safhaya ait ilk örnekleri, Safahât’ın II. kitabı olan, ‘’Süleymaniye Kürsüsünde’’ (1912)’de buluruz. Akif e göre, medeniyetin gerçek kaynağı Müslüman Doğu’dur. Ona medenî üstünlüğünü kaybettiren sebebler, asırlardır süren "dinî taassub, cehalet, sebatsızlık, tembellik ve kendine güvensizlik"tir. Yoksa, İslâm dini ilerlemeğe asla engel değildir. Bu bakımdan, bir an önce bu kötü vasıflardan kurtulmak ve Batı’yı örnek tutarak aradaki medeniyet mesafesini kapatmak gerekir. Bunun için de İslâm dinini asırların üzerine yığdığı tozlardan sıyırmak, onu kuruluşu devrindeki gerçek esaslarına ve yapıcı gücüne yeniden kavuşturmak şarttır. İslâm Birliği, ancak bu yoldan gidilmek suretiyle gerçekleşebilir. Şiirlerinde, İstiklâl Savaşı’nın sonuna kadar, aralıksız olarak, hep bu tema üzerinde durur. Fakat, hayatı boyunca, olaylar bu ideolojinin gerçekleşebilmesi için en ufak bir yardımda bile bulunmadılar. Türkiye’deki milliyetçilik hareketi de, I. Dünya Savaşı yıllarında zaman zaman İslâm Birliği’ni desteklemekle beraber, genellikle, ona muhalif kaldı. Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında imparatorluğun diğer Müslüman unsurları arasında da başlayan milliyetçilik hareketleri, bu savaşın sonunda gerçekleşerek, Âkif’i hayâl kırıklığına uğrattılar. Onun için en öldürücü darbe ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin tamamıyle lâik bir şekilde kurulması oldu. Halbuki, "İslâm dünyasının son dayanağı" olan Türkiye, idealist Akif in de son ümidi idi. Bundan sonra şair, günden güne korkunç bir şekilde büyüyen bir psikolojik çöküntüye düşer ve, bu ruh hali içinde, edebî hayatının dördüncü ve sonuncu dönemine girer. Çok verimsiz olan bu dönemde şair, kendisini zaman zaman sarsan psikolojik krizler arasında, bazen mizahî şiirler bile yazar. Siyasî bakımdan "ümmetçi" olmasına karşılık, duygulan bakımından "halkçı" ve "milliyetçi" olan Akif, bu şahsiyeti ile, edebî hayatının ikinci ve üçüncü dönemlerinde, mehmet emin yurdakul gibi, karşımıza tam anlamıyle "sosyal hizmet yanlısı" bir şair olarak çıkar. Onun sanatını sosyal hizmete vermesinde, elbette ki edebiyat anlayışının da hissesi büyüktür. Gerçekten, ona göre edebiyat, "halkın manevî ve ahlâkî eğitiminde en çok tesiri olabilen müessese"dir. Bu bakımdan, "sanat için sanat" yapmak yersizdir. Yine Akif e göre, "her edebiyatın vatanı vardır, her edebiyat mahallîdir" ve "her memleketin büyük halk kütlesine" hitab eder. İslâm dünyasının geri kalış sebeblerinden biri de, İslâm ülkelerindeki edebiyatların halka değil, sadece aydınlara hitab etmesidir. Halk için ve halkın hayatını veren bir edebiyat yaratmak, Akif’in edebî eserinin en kalın çizgisidir. Akif’in, içinde yaşadığı halkın hayatını bütün özellikleri ile aksettirdiği muhakkaktır. Daha çok İstanbul’un fakir semtlerinin hayatını, yoksulluklarını, ıztırablarını tam bir doğrulukla canlandıran şiirlerinde kuvvetli bir gözlemcilik vardır. İlhama inanmayan şairin en büyük dayanağı, kendi gözlemleridir. Türk şiirine gerçek realizmin Akif ile girmiş olduğundan şüphe edilemez. Onun kuvetli gözlemciliğine, büyük bir tasvir ve tahkiye kabiliyetini ve konuşma dilinin bütün canlılığını taşıyan bir üslûbu da eklemek gerekir. Ancak, Akif’in dili bir bütün değildir. Tasvirlerinin dışında kalan birçok şiirlerinde dil, konuşma dilinden ayrılır, Osmanlıcanın sınırları içine girer. Şiirin ciddi bir çaba olduğuna inanmış olan Akif’te, dikkatli bir işçilik ve sağlam bir kompozisyon göze çarpar. Vezin olarak daima aruzu tercih eden şair, hece veznini hiç kullanmadı. Nazım şekilleri hususunda ise, divân nazmının şekillerini tercih eder ve bunlar arasında, en çok mesnevi şeklini kullanır.
|
|
| Bağlantılar: bilgininefendisi.net |
| Open Source Document Project | AUP&TOS |