Editor Login | Register
Ekle

> Bilgi Rehberi > Sosyoloji
Sosyoloji Kavramı ve Toplumsal Davranışın Manası - Sosyoloji - Bilgi Rehberi -
sercenyurt
(Relased 04.07.2008 14:47:52)


Sosyoloji Kavramı ve Toplumsal Davranışın Manası

      Muhtelif şekillerde kullanılmakla beraber bi­zini anladığımız manada: Sosyoloji, toplum­sal davranışı yorumlayarak anlamak ve bu yolla davranışı kendi akışı ve doğurduğu tesirlerle bir­likte sebeplerini ortaya koyarak açıklamak isteyen bir ilimdir. "Davranış" (ister dışa vurulmuş ister içsel bir fiil ister suskun kalma veya göz yumma olsun) davra­nışta bulunan kişi yada kişilerin sübjektif bir mana vererek sergilediği beşeri tavırlardır.3 "Toplumsal" davranış ise, (davranışta bulunan kişi ya da kişilerce) gözetilen sübjektif mana çerçevesinde, başkalarının tavırlarına izafe edilen ve kendi akışı içinde bu tavırla­ra yönelmiş olan bir davranış tarzıdır.

A. Metodolojik Temeller

1. Mana, ya I) (reel vakalar söz konusu olduğunda)

a)   tarihi bir hadisede davranışta bulunan kişinin veya

b)   çok sayıdaki hadiselerde davranışta bulunan kişile­rin, ortalama ve yaklaşık olarak gözetmiş oldukları sübjektif manadır yada II) Saf bir tip olarak tasarlanan ve kavramlaştırılan bir davranışta, yine birer tip olarak düşünülmüş olan davranış sahibinin (ya da davranış sahiplerinin) gözettiği sübjektif manadır. Yani objektif bir doğru yada metafizik bir hakikat söz konusu değil­dir. İşte sosyoloji ve tarih gibi tecrübi(ampirik) davra­nış bilimleri ile hukuk, mantık, etik, estetik gibi obje­lerinde "doğru" ve "geçerli" manayı ortaya koymaya çalışan dogmatik bilimler arasındaki fark burada yat­maktadır.

2.     Mana içeren (anlamlı) davranışlar ile sadece reakt^karakter arz eden, sübjektif bir mana içermeyen tavırlar arasındaki sınır hayli belirsizdir. Sosyolojik bakımdan ehemmiyeti haiz davranışların mühim bir kısmı, bilhassa geleneksel saiklerle yapılan davranışlar bu ikisinin arasında yer almaktadır. Mana içeren, yani manası anlaşılabilir olan davranışlar psikofiziksel olaylarda bazen ya hiç yer almaz ya da ancak uzmanlar tarafından tesbit edilebilecek niteliktedir. Kelimelerle ifade edilmesi mümkün olmayan mistik hallerin, bu halleri tecrübe edemeyenler tarafından anlaşılabilmeleri mümkün değildir. Bununla birlikte insanın başka­sında gözlemlediği bir davranışı bizzat yapmış gibi tasarlayabilmesi , davranışı anlamanın şartı değildir. "Sezar"ı anlayabilmek için Sezar olmak gerekmez." Bir olayı başından geçmişçesine tasarlayarak aynen hissedebilmek anlamanın sarahati bakımından mühim olmakla beraber manayı yorumlamanın mutlak şartı değildir. Bir hadisenin anlaşılabilir unsurları ile anlaşılamaz unsurları ekseriyetle birbiriyle iç içe geçmiş birbirine karışmış vaziyettedir.

3. Bütün ilimler gibi her yorum da >sarih< olmak gayretindedir.

Sarih bir anlama, ya a) akli ya da b) hissi empatik nitelikli olabilmektedir. (Eğer akli nitelikli ise o za­man ya mantıki veya matematikseldir şayet hissi-empatik nitelikli ise emosyonel, sanatkâranedir.) Dav­ranışlar içinde aklen sarih bir şekilde bilinebilir olan­lar bilhassa kendi mana bütünlüğü içinde zihnen ek­siksiz ve berrak bir şekilde anlaşılan davranışlardır. Taşıdığı hissi-biıtünlük bizzat yaşanmışçasma tam ola­rak duyumsanan davranışlar ise sarih bir şekilde his­sedilen davranışlardır. Bilhassa mantıki ve matematik­sel önermelerde yer alan ve birbiriyle tutarlı bir ilişki içinde olan mana bütünlükleri en üst düzeyde aklen-bil(in)erek anlaşılma, yani zihnen dolaysız ve açık şekilde kavranma özelliğine sahiptir. Biri 2x2 = 4 eşitliği veya Pisagor teoremi üzerinde düşünürken ya da bun­ları ispat ederken ya da -bizim mantık kurallarımıza uygun olarak- >doğru< mantıki istidlal yaparken bü­tün bunların içerdiği manaları sarih bir şekilde anlarız. Yine bunun gibi eğer biri bizim bildiğimiz tecrübi va­kalara benzer şekilde belli bir gayeye ulaşmak için uygun vasıtaları seçtiğinde, bu davranışın doğuracağı sonuçları da anlarız. Bir gayeye böyle bilinçli şekilde yönelmiş davranışların yorumları -kullanılan vasıtala­rın anlaşılması bakımından- azami bir sarahate sahiptir.

Aynı sıhhat derecesinde olmasa bile, bizzat karşı karşıya kalabileceğimiz, ya da kaynaklanış sebebini başımızdan geçmişçesine hissedebildiğimiz "hataları da" ["problemleri birbirine karıştırmakta dahil"], açık­lama ihtiyacımıza kâfi gelecek bir serahat derecesinde anlarız. Buna mukabil bir insanın davranışına yön ve­rebilen bazı mukaddes "gaye" ve "değerleri" tam bir serahat içinde anlama gücümüz yoktur. Bunları bir ih­timal zihnen kavrayabiliriz. Ayrıca bu mukaddes de­ğerler kendi değerlerimize ne kadar aykırı olursa bi­zim bunları -kendimiz yaşamışçasına- hissederek anlayabilmemiz de o derece zorlaşmaktadır. Böyle du­rumlarda yapılabilecek tek şey bunları sadece zihnen yorumlamak olacaktır. Eğer bu da mümkün olmazsa o takdirde bu "gaye" ve "değerleri" birer veri olarak ka­bul etmeliyiz. Bu değer ve gayelerin yöneliş noktala­rını   mümkün   olduğu   kadarıyla   yorumlamak  veya mümkün mertebe hissedebilmeli, ve bu yönelim nok­talarına dayanarak, bu gaye ve değerler sebebiyle ser­gilenen davranışın nasıl bir seyir izleyeceğini anlama­ya çalışmalıyız. Bazı dindarca ve hayırsever faaliyet­ler karşısında, bu hislere yabancı  olanların durumu böyledir. Yine (insan hakları gibi) bazı aşırı rasyona­lst fanatizmalar karşısında, bunlara şiddetle karşı çıkanların durumu da böyledir. Korku, hiddet, hırs, ha­set, kıskançlık, aşk, hayranlık, gurur, intikam isteği, sadakat, teslimiyet ve ihtirasın her türü gibi hissi tu­tumlara ve (bir gayeye bilinçli olarak yönelmiş davra­nışlara nispetle) akıldışı olan davranışlara ne kadar açık olursak bunları daha sarih bir şekilde hissedebilme imkanımız da o derece artmaktadır. Lakin her ha­lükarda, bu hissi tutumların yoğunluk derecesi bizim gücümüzü aşsa bile, bunları kendimiz yaşamış gibi hissederek anlamaya ve davranışın, istikameti ve kul­lanılan vasıtalar üzerindeki belirleyici tesirini zihnen ortaya çıkarmaya çalışmalıyız.

Tipler inşa eden ilmi  bakış tarzı,  evvela gaye bilinçli bir davranışın ideal tarzda nasıl bir seyir takip edebileceğini tasarlar ve bu davranışa (gerçek akışı içinde) tesir eden bütün akıl-dışı ve hissi nitelikteki saikleri o (tasarlanmış) ideal akıştan sapmalar olarak ele alır ve tetkik eder. Mesela bir borsa paniği açık­lanmak istendiğinde evvela akıldışı hissi tutumların dahili olmaksızın davranışın nasıl cereyan edebileceği tespit edilerek işe başlanır, daha sonrada bu akıl dışı unsurlar birer bozucu faktör olarak kaydedilirler. Aynı şekilde siyasi veya askeri bir harekat söz konusu oldu­ğunda evvela, (bütün ihtimal ve şartların ve tarafların niyetlerinin bilinmesi şartıyla) vasıtaların daha önceki müspet tecrübelerdeki gibi gaye bilinçli bir şekilde se­çilmesi halinde davranışın nasıl cereyan edebileceği tespit edilir. Meydana gelen sapmalar ile onları doğu­ran akıl dışı unsurlar arsasmdaki sebep-bağmın kuru­labilmesi ancak bu şekilde mümkündür. Gaye-bilinçli bir davranışın nasıl bir seyir izleyeceğini ortaya koyan bu (zihni) kurgular birer "tip" {ideal tip) olarak, açık şekilde anlaşılır niteliktedir ve tarifleri de akla uygun niteliklerinden dolayı kati bir sarahate sahiptir. Bu ideal tipler, bu gibi durumlarda her türlü akıl dışı unsur tarafından etkilenmiş şekilde seyreden müşahhas bir davranışın, saf akılcı bir davranışın musavver seyrin­den nasıl saptığını anlamamızı sağlayarak sosyolojiye hizmet eder.

Anlayıcı-sosyolojinin metodu, bu hususlardan do­layı ve sadece bu metodolojik kolaylık sebebiyle ras­yonalistçe bir tutum içindedir. Bu metodu, sosyoloji­nin peşin bir hükmü olarak değerlendirmemek gerekir. Bu sadece metodik bir vasıta olarak anlaşılmalı, akılcı tavrın gerçek hayatta ağır bastığı fikrine kapılanılmamalıdır.

Zira bu metod gerçek hayatta akılcı tercihlerin gerçek davranışlara ne derece tesir ettiği ve ne derece etmediği hakkında hiç bir şey söylememektedir. (Bun­larla rasyonalist yorumlamaların yanlış yerlerde yapılma tehlikesinin bulunduğunu inkar etmeye çalışmıyoruz. Zi­ra tecrübeler bu tehlikenin maalesef mevcut olduğunu ortaya koymaktadır.)

4. Belli bir manadan mahrum hadise ve nesneler, bütün davranış bilimlerinde vesile, netice, teşvik veya engelleyici unsur olarak göz önünde bulundurulmalı­dır, fifir nesne veya hadisenin "manadan mahrum olu­şu" onun "cansız" veya "insan dışı" oluşu demek de­ğildir. Her alet mesela bir "makine" ancak, insanla­rın davranışlarında o aletin üretim ve kullanımına at­fettikleri (veya atfetmek istedikleri) manaya göre an­laşılıp yorumlanabilir. Bu mana, göz önünde bulundurulmadıkça alet bir muamma olarak kalır. Yani bu ale­ti anlaşılır kılan şey, aletin davranışta "vasıta" ya da "gaye" olarak yer alışı ve "davranışın" bunlardan biri­ne yönelişidir. Bu tür nesneler ancak, bu kategoriler içinde anlaşılabilirler. Buna mukabil belli bir "mana ih­tiva etmeyen" ve davranışta "vasıta" ya da "gaye" olarak yer almayan aksine sadece birer vesile, teşvik veya engelleyici unsur özelliği gösteren- ister canlı ister cansız ister insani ister insan dışı olsun her türlü hadi­se ya da durum manadan mahrum demektir. Dollart"ın 13. asrın sonlarına doğru 1277 yılında sulara gömül­mesi tarihi çapta göç hareketlerini doğurduğu için (belki de) tarihi bir ehemmiyete sahiptir. Yine ölüm oranı ve hayatın bebeklik çağının güçsüzlüğünden ih­tiyarlık çağının düşkünlüğüne kadar uzanan safhaları da çeşitli biçimlerde insan davranışlarını belirlemiş olmak bakımından sosyoloji ilmi içinde tabii ki birinci sınıf ehemmiyete sahiptirler. Bir diğer kategoriyi ise [yorgunluk, alışkanlık, hatırlama ve yine bazı riyazet hallerinden zevk duyma, tepkilerin şiddet biçim ve açıklık bakımından farklılık arz etmesi gibi] bazı psişik ve psiko fiziksel halleri yaşayan insanların bu tecrübe­leri esnasında sarf ettikleri anlaşılamaz sözler oluş­turmaktadır. Son kertede diğer anlaşılmaz nitelikteki olgular gibi bu olgular için de aynı şeyler geçerli ol­maktadır.Anlayıcı sosyoloji, tıpkı davranışı bizzat sergileyen gibi, bu olguları (psişik ve psiko fiziksel haller) hesaba alınması, göz önünde bulundurulması gereken "veriler" olarak göz önünde bulundurmalıdır.

Böylelikle şimdiye kadar yapılmamış olsa da bundan böyle müstakbel araştırmaların, anlaşılmaz ni­telikteki düzenlilikleri de özel manalı tutum ve tavırlar olarak ortaya koyması imkanı doğmuş bulunmaktadır.Mesela biyolojik irsi farklılık (ırk farklılığı)şayet bu unsurun sosyolojik açıdan önem arz eden tutum ve ta­vırlara tesiri istatiki olarak ispat edilirse yani toplum­sal davranışlardaki gibi mana bağı ortaya konursa  sosyoloji tarafından tıpkı beslenme ihtiyacı ve yaşlılık gibi insan davranışlarına tesir eden diğer fizyolojik ol­gularla birlikte veri olarak ele alınmalıdır. Bu unsurla­rın davranışların sebebi olarak tanınması, sosyolojinin (ve diğer davranış bilimlerinin) gayesinde ki bu an­lamlı bir yöneliş içindeki davranışları yorumlayarak anlamaktır tabii ki bir sapma meydana getirmez.

Meydana gelebilecek tek etki, anlaşılır şekilde yo­rumlanabilen saikler arasında zaman zaman sadece anla­şılmaz nitelikteki olguların sebep unsuru olarak göste­rilmesidir. (Mesela davranışların belli istikamette sergi­lenme sıklığı ya da akılcı niteliği ile deri rengi ve kafata­sı biçimleri arasında bir alaka kurulması gibi.)

5. Anlamak": 1. Bir davranışta (bir ifade de) kas­tedilen manayı anında/hemen anlamak olabilir. Mese­la 2 x 2 =4 eşitliğini duyduğumuz ya da okuduğumuzda bu eşitliğin ne ifade ettiğini hemen/anında anlarız. Bu, düşünceleri akılla hemen/anında anlamaktır. Veya bir insanın yüzünde, nidasında, akıl dışı hareketlerinde beliren ifadelerden o kişinin hiddetlendiğini he­men/anında anlarız. Bu ise akıldışı hissi-tepkileri he­men/anında anlamaktır. Yahut bir oduncunun, veya kapıyı kapatmak için kapı koluna uzanan bir insanın veya bir hayvana tüfeği doğrultan birinin ne yaptığını hemen/anında anlarız. Bu, davranışları akılla he­men/anında anlamaktır.

Anlamak ayrıca: 2. Açıklayabilecek şekilde an­lamak da olabilir. 2x2 = 4 eşitliğini söyleyen ya da ya­zan bir kişinin bu eşitliği niçin şimdi ve bu meyanda söyleyip yazdığını ve eşitliğe böylelikle nasıl bir mana yüklediğini,eşitliğin  yer  aldığı  bütünlüğe  bakarak saikleri itibarıyla anlayabiliriz. Eğer kişi ticari bir muhasebe yaparken veya teknik bir hesaplama ile uğra­şırken veya ilmi bir açıklama veya benzer davranışlar­da bulunurken bu eşitliği söylemiş ya da yazmışsa, eşitliğin bir bütünlük içinde (anlaşılabilir nitelikteki) manaya uygun olarak yer aldığını görürüz. Bu demek­tir ki eşitlik bir mana-bütünlüğü kazanmaktadır. Bu, davranışı yönlendiren saikleri akılla/bilerek anlamak­tır. Odun kırmak ya da tüfeği doğrultmak gibi davra­nışlarda ne yapıldığını  dolaysız şekilde, anladığımız gibi bu davranışları aynı zamanda dayandığı saikler bakımından da anlarız. Oduncu ya maaş mukabilinde, ya kendi ihtiyacına binaen ya dinlenmek için (akılcı) ya da kızgınlığını atmak için (akıldışı) odun kırıyor olabilir. Yine tüfeği doğrultan kişi bir idamı infaz ve­ya düşmanı imha etmek için (akılcı) veya intikam ga­yesiyle (hissi tepki yani akıldışı) ateş ediyor olabilir. Şayet kişinin kıskançlık, gurur veya şeref gibi sebep­lerle hiddetlendiğini bilirsek hiddeti de saikleriyle bir­likte anlamış oluruz. (Davranış hissi bir tepkiye da­yanmakta yani akıldışı saiklerden kaynaklanmaktadır)

Bütün bu saikler, davranıştaki anlaşılır nitelikteki mana bütünlükleridir. Bu mana-bütünlüğünü anlamak davranışın gerçek akış tarzını açıklamak demektir. Davranışın manasını araştıran bir bilime göre açıkla­ma, hemen/anında anlaşılabilen bir davranışın, gözeti­len sübjektif manaya göre yer aldığı mana bütünlüğünü kavramak demektir. (Buradaki açıklama­nın nedensel manası üzerinde daha geniş bilgi için 6.maddeye bakınız.) Hissi tepkilerin sergilendiği olay­lar da dahil olmak üzere bu gibi durumlarda hadiselerdeki sübjektif manaya ve mana bütünlüğüne "gözeti­len" mana diyeceğiz. (Görüldüğü gibi gözetmek keli­mesini sadece akılcı ve bir gaye güden davranışlarla ilgili olarak kullanan günlük lisanın dışına taşmış oluyoruz.)

6. Bütün bu durumlarda "Anlamak":

a)          Münferid bir hadisede davranışta kast edilen reel manayı veya mana bütünlüğünü yorumlama yo­luyla kavramak demektir. (Tarihsel yaklaşım)

b)    Kitlesel davranışlarda kast edilen ortalama ve yaklaşık manayı veya mana-bütünlüğünü yorumlama yoluyla kavramak demektir. (Kitlelerin sosyolojik ola­rak ele almışı)

c)         Sıkça tezahür eden bir olayın ideal (saf) tipini kurgulayabilmek için ona bilimsel olarak atfedilen manayı veya mana-bütünlüğünü yorumlama yoluyla kavramak demektir.

Bu ideal-tip kurgulara örnek olarak iktisat ilmi ta­rafından oluşturulan kavram ve "kanunları" sayabili­riz. Bu kavram ve kanunlar belli bir tür insan davranı­şının, sadece tek gayeye (iktisat) yöneldiğinde ve hata ile heyecanlara kapılmadan gaye-bilinçli bir yönelişle sergilediğinde nasıl bir seyir takip edebileceğini göste­rirler. Reel davranışlar ise ancak nadiren (borsa) ve ancak yaklaşık olarak ideal tipteki kurgulara uygun şekilde cereyan ederler.

Şüphesiz her yorum sarih olmak gayretindedir. Ancak bir yorum, mana itibarıyla ne kadar sarih olur­sa olsun sırf bu özelliği dolayısıyla kendisinin aynı zamanda nedensel geçerliliğe sahip bir yorum olduğu­nu iddia edemez. Yorum bu haliyle sadece özel sara­hate sahip bir varsayım niteliği taşır.

a) Yanlış saiklerin ileri sürülmesi/bahane edilmesi ve "bastırılması" (başka deyişle evvela esas saikleri itiraf etmeme ve kabullenmeyiş) davranışın yer aldığı gerçek bütünlüğü davranış sahibinden bile gizleyebi­lir. Bu sebeple davranış sahibinin kendi hakkındaki şahadetlerinin bile fazla bir kıymeti olmamaktadır. Davranış ile saik arasındaki bağın davranış sahibi tara­fından bile tam idrak edilemediği bu gibi durumlarda sosyolojinin vazifesi [davranış ile saik arasındaki] bütün­lüğü araştırmak ve yorumlayarak tespit etmektir. Bu gibi durumlar mana yorumunda karşılaşılan uç hallerdir.

b) Zahiri akışı itibarıyla bize benzer ve aynıymış gibi görünen davranışlar, davranış sahipleri nezdinde çok farklı manalara dayanılarak sergilenmiş olabilir ve bize benzermiş gibi görünen durumlarda büyük farklı­lık gösteren ve hatta mana itibarıyla zıtlık içinde olan davranışı da "anlarız".

       c) İnsanlar bir durumla karşı karşıya kaldıklarında, genellikle birbirine zıt ve çatışan duygular taşırlar. Biz bu duyguların hepsini "anlarız". Hepsi bizce "aynı de­recede" anlaşılır olan ve "saikler" çatışması" içinde bulunan bu mana unsurlarının hangi nispette davranışa yansıyacakları tecrübelere göre çoğu zaman yaklaşık olarak bile tahmin edilememektedir. Bu tahminler ku­rallara uygun olmakla beraber kesinlik arz etmemek­tedir. Zira hangi saikin bu çatışmadan galip çıkacağı, ancak davranışın gerçek seyrinden sonra yani saikler çatışmasının neticesi davranışa yansıdıktan sonra anlaşılabilmektedir. Her varsayımda olduğu gibi burda da anlaşılabilir mana yorumunun, davranışın neticesi­ne göre yani [saikler çatışmasının] davranışa yansımış haline bakılarak denetlenmesi/doğrulanması elzemdir. Nispi bir kesinlik kaydedilebilen denetlemeler/ doğru­lamalar maalesef çok nadir durumlarda ancak [denet­lenmeye] uygun özel psikolojik deneylerde yapılabil­mektedir.   Kitlesel hadiseler içinde ancak sebebi bariz görünen ve sayılabilir bir niteliğe sahip olanlar hak­kında istatistikler yapılabilmekte, bu (sınırlı sayıdaki) kitlesel hadise hakkında yapılan istatistikler ise doğru­lamayı ancak yaklaşık olarak   sağlayabilmektedir.Yaklaşıklık derecesi ise istatistikten istatistiğe hayli değişmektedir. Bunun haricinde tek yol olarak, benzer gibi görünen ama esas noktada yani pratik önemini araştırdığımız "saik" veya "sebep" bakımından birbi­rinden ayrılan çok sayıdaki güncel veya tarihi hadise­nin birbiriyle mukayesesi kalmaktadır. Bu mukayeseli sosyolojinin mühim vazifelerinden biridir. Bu tip du­rumlarda genellikle tek imkan olarak maalesef sadece pek de kesinlik arz etmeyen fikri kurgu dediğimiz saikler halkasının tek tek her unsuru üzerinde düşüne­rek davranışın alabileceği muhtemel seyri zihinde canlandırmak böylelikle sebep-netice bağlantısını kurmak kalmaktadır.

Mesela Gresham kanunu insan davranışının aklen sarih bir şekilde yorumlanmasıdır. Bu yorum, davranı­şın belli şartlar altında ve ideal tipte "gaye bilinçli şe­kilde sergileneceği varsayılarak yapılmıştır. Davranışların gerçekten bu kanuna uygun şekilde sergilenip sergilenmediğini, ancak değerini yitirmiş madeni para­ların gerçekten tedavülden kalkması ile ilgili (istatiki) gözlemler gösterebilir. Ki bu hadise ile bu kanunlar büyük ölçüde doğrulanmıştır. Aslında bilgiye ulaşma sürecinde ilk sırada tecrübi gözlemler yer alır ardından [bu gözlemlere dayanarak] yorumlama yapılır. Başarı­lı bir yorumlama olmazsa nedensel olarak anlama ih­tiyacımız tatmin edilmemiş olur. Ama diğer taraftan bir davranışın seyri hakkında yapılan zihni bir tasavvurun (yorum) belli bir çapta da olsa tahakkuk ettiği ispat edilmedikçe böyle bir "kanun" ne kadar sarih olursa olsun davranış bilgisi bakımından değersiz bir kurgu dan ibaret kalır. Gresham örneğinde yorum ile olgu arasında mantıki bir uygunluk mevcuttur ve yo­rum ile olgu arasındaki bu uygunluk çok sayıda örnek tarafından doğrulanmak suretiyle kesin sayılabilecek bir nitelik kazanmıştır. Ed Meyer"e göre Helenlerle Persler arasındaki Maraton, Salamis ve Plate savaşla­rının Helenler tarafından kazanılması sayesinde, Helen kültürünün (ve bir bakıma batı kültürünün) bilinen şe­kilde gelişmesi mümkün olabilmiştir. Ed Meyer"in bir takım (Helen kahinlerinin ve dini önderlerinin Perslere karşı takındıkları tavırlar gibi) semptomatik hadiselere dayandırarak tasarladığı, mantıki tutarlılığa sahip bu varsayımın doğruluğu, ancak Perslerin galip geldiği (Kudüs, Mısır, Anadolu gibi) savaşlar akabinde sergilediği siyasetlere başvurularak sınanabilir; lakin bu sı­nama bir çok bakımdan ister istemez eksik kalacaktır. Bu sebeple dayanılacak tek nokta olarak varsayımın akli bir serahate sahip oluşu kalmaktadır. Lakin tarih­sel sebebi gayet sarih gibi görünen hadiselerin çoğun­da yukarıdaki örnekteki gibi bu sebebin varlığını doğrulayabilecek tek delil gösterebilme imkanı dahi ol­mamakta ve bu yüzden tarihsel sebep atfetme kati su­rette bir varsayımdan ibaret kalmaktadır.

7. Saik, davranıştaki mana bütünlüğüdür ki dav­ranış sahibinin kendisine veya gözlemciye söz konusu davranışın uygun "sebebi" olarak görünür. Bütünlük içinde cereyan eden bir davranışın unsurları arasındaki münasebeti, yerleşik zihni ve hissi algılama biçimleri­ne göre tipik bir mana bütünlüğü (yani doğru bir bü­tünlük) olarak değerlendiriyorsak, o davranış "asıl manasına uygun "6 bir seyir izlemiş demektir. Buna mukabil bir davranış sürecinde, davranışlar belli bir düzende ard arda sergileniyorsa ve gözlemlerden edi­nilen sonuçlara göre gerçekten hep aynı düzende ser­gilenme ihtimali mevcutsa o takdirde davranış süreci "asıl sebebe uygun " bir seyir izlemiş demektir.

(Mesela bir matematik denkleminin matematik veya mantık kurallarına uygun şekilde "doğru" olarak çözülmesi asıl manasına uygun seyir izleyen davranı­şa bir örnektir. Davranışın asıl sebebine uygun bir se­yir izlemesi ise aynı denklemin çözümünde varılan "doğru" ya da "yanlış" sonucun hatta hesap hatasının mevcut tecrübelere göre tekrarlanması ihtimalidir.) Nedensel açıklama, herhangi bir tahmine veya-nadiren- ideal durumlarda sayısal olarak verilebilecek bir ihtimal hesabına göre, gözlemlenen muayyen bir olayın (davranışın) ardından hangi olayın (davranışın) gerçekleşeceğini (veya bir arada gerçekleşeceklerini) ortaya çıkarmak demektir.

Somut bir davranışın nedensel bakımdan doğru olarak yorumlanması, davranışın izlediği seyir ile saik arasında doğru bir ilişki kurulması ve bir bütünlük içinde anlaşılır biçimde kavranması demektir.

Tipik bir davranışı [anlaşılabilir davranış tipini] nedensel bakımdan doğru şekilde yorumlamak ise, ti­pik olduğu iddia edilen davranış sürecinde hem (belli bir ölçüde) asıl manaya hem de asıl sebebe uygunlu­ğun tespit edilmesi demektir,Şayet asıl ma­naya uygunluk yoksa, davranışın seyri ne kadar dü­zenlilik arz ederse etsin ve düzenlilik ihtimali sayısal olarak ne kadar bariz bir şekilde hesap edilirse edilsin, [yorum] anlaşılamayan [ya da ancak eksik şekilde an­laşılabilen] istatiki bir ihtimalden ibaret kalır. En sarih seviyede dahi olsa, bir davranıştaki asıl manaya uy­gunluğun, sosyolojik bakımdan doğru bir nedensel ifade olarak kabul edilebilmesi için, davranışın, ger­çekten tespit edilebilir bir sıklıkta veya takriben (kitle­sel durumda veya saf tiplerde) asıl manasına uygun bir seyir takip etme ihtimalinin (tesbit edilebilecek şekil­de) var olduğu ispat edilmelidir. Anlaşılır davranış tip­lerini yani sosyolojik genellemeleri (kuralları) oluştu­ran şey işte sadece ve sadece [toplumsal bir davranışta gözetilen anlaşılır manaya uygunluk arz eden] bu istatiki düzenliliklerdir. İşte manası anlaşılabilir davra­nışlarla ilgili yapılan bu kurgular ancak, gerçek hadisele­re ait sosyolojik tipleri oluşturmaktadırlar ve bu tipler gerçek hayatta en azından yaklaşık olarak gözlemlene bilmektedir. Bir davranışta tespit edilen asıl manaya uygunlukla birlikte söz konusu davranışın belli biçim­de (asıl sebebe uygun) sergilenme ihtimalinin de arta­cağı düşünülmemelidir. Tekrarlanma ihtimalinin olup olmadığını ancak müşahhas olaylara bakarak anlaya­biliriz. Manalı hadiselerin istatistikleri nasıl tutuluyor­sa aynı şekilde (ölüm istatistiği, yorulma istatistiği gi­bi) bir manadan mahrum hadiselerin de istatikleri tu­tulmaktadır. Sosyolojik istatistikler ise sadece (suç iş­leme istatistiği, meslek istatistiği, fiyat istatistiği, zira­at istatistiği gibi) anlamlı hadiseler için söz konusudur. Bunun haricinde hem manalı hem mana taşımayan hadiseleri içeren istatistikler de hayli çoktur: Zirai ürün istatistiği gibi.

8. Bazı süreç ve düzenlilikler anlaşılmaz olmaları hasebiyle (kelimeye verdiğimiz manada) "sosyolojik bir olgu" veya kural olma vasfını taşımamaktadır. La­kin bu durum onların sosyoloji açısından taşıdığı ehemmiyeti azaltmaz. Bu süreç ve düzenlilikler bizim yapmakta olduğumuz sosyoloji (ki kimseye zorla be­nimsetmeye çalışmadığımız bu sosyoloji kendisini "anlayıcı-sosyoloji" olarak sınırlamaktadır) için de ehemmiyet arz etmektedir. Bu süreç ve düzenlilikler, yöntem bakımında kaçınılmaz olarak haliyle anlaşılır davranışlar gurubuna değil "şartlar", "vesileler", "teş­vik" veya "engelleyici unsurlar" gurubuna girmektedir.

9. Yöneldiği mana itibarıyla anlaşılır olan davra­nışlar bizce her zaman ya tek veya birden fazla şahıs tarafından tek tek sergilenmiş demektir.Ferdi, bir hücreler topluluğu veya bio-kimyasal reaksiyonlar hülasası olarak görmek ya da bu ferdin ruhi dünyasını münferit unsurlardan müteşekkil bir şey olarak ele almak başka bilgi türleri için faydalı hatta zaruri olabilir. Bu yolla ( nedensel kurallar biçi­minde) kıymetli bilgilere ulaşabilmek tabi ki müm­kündür. Lakin biz (hücre vs) bu unsurlar tarafından yapılan ve ilmi kurallar şeklinde ifade edilen bu kolektif davranışları anlayamayız. Aynı şekilde psişik unsurları da anlayamayız. Hatta müspet bilimin bu psişik unsurlar hakkındaki incelemeleri ne kadar kap­samlı olursa anlama da o derece azalmaktadır. Bu yol­la davranışlarda gözetilen mananın yorumuna ulaşa­bilmek mümkün değildir. Halbuki bizim burada kas­tettiğimiz manada hem sosyoloji hem de tarih ilmi bilhassa davranışların mana bütünlüğünü kavramaya ça­lışır. Sosyoloji ve tarih için bilmenin konusu davranı­şın mana bütünlüğüdür. Hücre gibi fizyolojik birimle­rin veya psişik unsurların davranışlarını hiç değilse il­ke olarak gözlemleyebilir veya bu gözlemlerden kural­lara (kanun) ulaşabiliriz ve bu kurallar sayesinde münferid hadiseleri nedensel olarak "açıklayabilir" yani bu münferid hadiseleri kurallaştırabiliriz. Ama yine de davranış yorumu (fiziki, astronomik, jeolojik, meteorolojik, coğrafık, botanik, fizyolojik, anatomik, bir mana taşımayan psikopatolojik gibi) diğer olguları ve kuralları ne kadar dikkate alıyorsa bu olgu ve kuralla­rı da o ölçüde dikkate almaktadır.

Diğer taraftan ["devlet", "kooperatif, "şirket", "vakıf gibi] toplumsal teşekkülleri (hak ve vazifeleri olan veya hukuki sonuçlar doğuracak davranışların fa­ili olan) bir şahıs olarak ele almak, pratik amaçlar ve­ya başka bilgi türleri için (mesela hukuk için) faydalı hatta kaçınılmaz olabilir. Davranışları anlayarak yorumlamaya çalışan sosyolojiye göre bu teşekküller münferit şahıslarca sergilenen spesifik davranışların mecrası ve kaynağı olmaktan ibarettir. Zira bir mana­ya yönelmiş davranışların failleri olarak biz sadece münferit şahısları   anlarız.Buna mukabil sosyoloji kendi amacı bunu gerektirse bile farklı bakış tarzları­nın tasarladığı bu kollektif teşekkülleri görmezlikten gelemez. Zira davranış yorumu ile bu kollektif kav­ramlar arasında üç hususta münasebet bulunmaktadır : a) Sosyoloji (davranış yorumu), anlaşılabilir bir terminoloji oluşturabilmek için benzer kollektif kav­ramlar kullanmak zorunda kalmaktadır. Günlük dilde olduğu gibi hukukçular da hem hukuk kavramına hem de hukuk kurallarının bağladığı toplumsal davranış ol­gusuna "devlet" demektedir. Halbuki sosyolojiye göre "devlet" olgusu sadece hukuki unsurlardan meydana gelmek zorunda olmadığı gibi doğrudan doğruya hu­kuki unsurlardan doğmuş da değildir. Ayrıca sosyolo­jiye göre kollektif şahsiyetler "davranışların" gerçek faili olamazlar. Sosyoloji "devlet", "millet", "şirket", "aile", "ordu" ve benzer teşekküllerden söz ederken (bu kavramlarla ) sadece münferit şahısların somut ya da kurgusal olarak sergilediği toplumsal davranışların belirli bir tarz içinde seyrini (mecra) kastetmektedir. Ve böylelikle açık olmasından dolayı ve alışkanlıktan ötürü kullandığı bu hukuki kavramlara tamamen farklı bir mana atfetmektedir.

b) Davranış yorumu, temel bir ehemmiyete sahip olan şu olguyu dikkate almak zorundadır: Günlük ola­ğan düşünce veya hukuki (ya da başka bir sahaya ait) düşünce tarzınca oluşturulmuş olan bu kollektif teşek­küller (kavramlar), reel insanların (sadece amir ve ha­kimlerin değil muhatapların da) kafalarındaki gah var olanla gah olması gerekenle ilgili tasavvurlardır. Ve gerçek insan bu tasavvurlara göre davranışına yön ve­rir. Bu bakımdan bu tasavvurlar hele bilhassa olması gerekenlerle (veya olmaması gerekenler de buna dahil) ilgili tasavvurlar, genellikle gerçek insan davranı­şının mecrasını (akış tarzı) tamamen belirleyici nite­liktedir ve muazzam bir nedensel öneme sahiptir. Burada bilhassa olması gerekenler (olmaması-gerekenler de buna dahil) hakkında sahip olunan tasavvurları zik­retmek gerekiyor. (İnsanların müştereken sergiledikle­ri spesifik davranışlar manzumesi olan modern devletin hiç de küçümsenmeyecek bir bölümü böyle bir ya­pıdan bu tasavvurlardan- oluşmaktadır; zira insanlar devletin var olduğuna veya payidar kalması gerektiği­ne inanarak davranışlarına yön verirler. Başka bir ifa­deyle hukuki nitelikteki bir düzenin geçerliliğine ina­narak davranışlarını yönlendirirler. Bu konuya daha sonra tekrar temas edeceğiz). Sosyolojinin kendi termi­nolojisini kurabilmek için, hem hukuken olması gerekeni hem de realiteyi karşılayan bu kavramları atıp, bunların yerini kendi kurduğu yeni kavramlarla doldurması oldukça titizce ve kapsamlı bir çalışmayı gerektirmekle birlikte mümkündür. Lakin en azından üstte bahsettiği­miz konuda bu yola başvurmamak gerekir.

c) (Klasik örneğini Schaeffle"nin: "Toplumsal bünyelerin yapısı ve hayatı" adlı faydalı eserinde gör­düğümüz) "organik sosyoloji" toplumdaki karşılıklı etkileşimi bir bütünden (mesela iktisattan) yola çıka­rak açıklamaya çalışmaktadır.Organları, vücut içinde gördükleri işlevlere göre ele alan fizyoloji gibi, "orga­nizasyon sosyolojisi"de ferd ile davranışlarını bu bü­tün içinde yorumlamaktadır. (Bir fizyologun derste yaptığı meşhur bir konuşma konumuza güzel bir örnek teşkil etmektedir. "Dalak. Dalak hakkında hiç bir şey bilmiyoruz beyler. Dalak hakkında söyleyeceğimiz şeyler bundan ibarettir". Bu fizyolog elbette dalak hakkında çok şey biliyordu: dalağın bünyedeki yeri, büyüklüğü, biçimi gibi. Lakin dalağın vücut içindeki işlevini söyleyemiyordu, bu da ona göre dalak hakkın­da hiç bir şey bilmemek demekti.) Parça ile bütün arasında işlevsel bir ilişki kurmaya çalışan bu bakış tarzı­nın diğer bölümler için ne ölçüde (zaruri olarak) ke­sinlik taşıması gerektiğini burada ele almayacağız. Lakin biyo-kimyasal ve biyo-mekanik araştırmaların işlevsel bakış ile yetinmedikleri bilinmektedir. Yo­rumlayıcı sosyolojiye göre işlevsel bir söylem (iki ba­kımdan faydalı olabilir):

1. Pratik bakımdan kavramayı sağlayıp geçici bir süre için araştırmaya yön verebilir. (Bu yönüyle çok faydalı ve gerekli olabilir, lakin işlevsel söylem burda elde edilecek bilgiye aşırı kıymet verilmesi ve yanlış bir kavram realizmi söz konusu olduğunda çok mah­zurlu da olabilir.)

2.     Bir bütünlüğü açıklayabilmek için hangi davra­nışın yorumlanarak anlaşılması gerektiğini belirten yegane yoldur, (bizim kastettiğimiz manada) Sosyolo­jinin vazifesi işte tam bu noktada başlamaktadır. Zira biz ("organizmaların" aksine) "toplumsal teşekküller" söz konusu olduğunda sadece işlevsel bağı ve kuralları (kanunlar) tespit etmekle kalmayıp onunda ötesine ge­çerek bütün fenni ilimlerin gücünü aşan ilave bir şey yapabilme imkanına sahibiz. Bu ilave şey, teşekkülle­re katılan fertlerin tek tek sergilediği davranışları an­layabilmektir. Nitekim hücrelerin davranışlarını anla­mak yerine ancak işlevleri itibarıyla kavrayabilir ar­dından bu davranışları gösterdiği sürekliliğe göre tes­pit edebiliriz. Deneyci açıklamaya nispetle yorumcu açıklamanın gösterdiği bu ilave randımanın bedeli, yo­rumdan elde edilen bilgilerin sistematik olmayışı ve genellikle farazi bir nitelik arz etmesidir. Sosyolojik bilgiye özgün olan ise zaten bu anlama unsurudur.

Hayvan davranışlarının bizim tarafımızdan bizim davranışlarımızın da hayvanlar tarafından ne derece anlaşılabildiğini burada ele almayacağız. (Her iki du­rumda da mana belirsiz, kapsam karmaşıktır.)

Ayrıca insanların (evcil, vahşi) hayvanlarla kurdukları münasebetlerin sosyolojisi teorik olarak müm­kün müdür? (Hayvanların çoğu insanların emir, hid­det, sevgi ve saldırı niyetlerini anlamakta ve bu tavır­lara sadece mekanik-insiyaki olarak değil bir şekilde anlamını bilerek ve tecrübelerine dayanarak tepki gös­termektedir.) Bu meseleyi de burada incelemeyeceğiz. Aslında  ilkel   insanın  davranışlarını   (kendimizi onun  yerine koyarak)  hissedebilme kapasitemiz de bundan  fazla  değildir.Hayvanın davranış anındaki sübjektif halini kati olarak tespit edebilecek vasıtala­rımız ya hiç yoktur ya da kullanışsız türdedir. Bilindi­ği gibi hayvan psikolojisinin meseleleri ilgi çekici ol­duğu kadar hayli müşkülaflıdır da. Yine bilindiği gibi tek eşli, çok eşli "aile", sürü ve grup, iş bölümüne da­yalı devletçikler halinde çok muhtelif hayvan toplu­lukları bulunmaktadır.(Bu topluluklardaki işlevsel farklılaşma söz konusu hayvanlarda   organik   veya morfolojik bir gelişme ve farklılaşmaya paralel olarak meydana gelmiş değildir. Mesela akkarıncalarda görü­len işlev ve dolayısıyla artefakt farklılaşması arı ve karıncalara nispetle daha gelişmiştir) Yiyecek, müda­faa, üreme, yada yeni topluluklar oluşturma gibi hay­van topluluklarının muhafazası için mühim olan ve (kral, kraliçe, işçi, asker, gibi) belli tip fertlerce ifa edilen işlevlerin, işlevsel bir bakış açısıyla tespiti, en azından şimdilik yapılabilecek en iyi şeydir ve araş­tırmanın bu tespitle yetinmesi gerekmektedir. Bu tes­pitle yetinmeyen çalışmalar uzun süre   kalıtım ve çevrenin bu "toplumsal" meziyetlerin gelişmesine ne kadar tesir ettiğini bulmaya çalışan birer mesnetsiz fikir (spekülasyon) veya araştırma olmaktan ileri gidemediler. (Weismann ile Götte arasında cereyan eden tartışmaları örnek olarak zikredebiliriz. Weismann"ın "Tabiat terbiyesinin mutlak kudreti" adlı eseri tecrübeyle test edilemeyen istidlal­lere dayanmaktaydı.) Bütün ciddi araştırmacılar, bil­giyi işlevle sınırlandırmanın zaruretten kaynaklanan mecburi bir yetinme olduğu hususunda hemfikir olup bu yetinmenin geçici olmasını ümit etmektedirler.

 

Farklılaşmış tiplerce tek tek görülen işlevlerin, tü­rün muhafazası bakımından taşıdığı ve kavranması hayli kolay olan önemi görmek ve gerek tiplerdeki gelişmiş meziyetlerin verasete bağlanması gerek vera­setin bu özelliklerin gelişmesindeki payının yok sa­yılması durumunda-[tiplerin geçirdiği] bu farklılaşma­nın nasıl açıklanabileceğini ortaya koymak yeterli ol­mamakta ayrıca şunları da bilmek gerekmektedir:

1)    Henüz nötr durumda ve farklılaşmamış olan bi­reyde hangi etken farklılaşmayı başlatmıştır?

2)    Farklılaşmış bir ferdi (ortalama şekilde) ait olduğu farklılaşmış grubun muhafazasına gerçekten yarayacak şe­kilde davranışlar sergilemeye sevk eden nedir?

Bu istikamette kaydedilen bütün ilerlemeler, de­neyler yoluyla münferid şahıslarda kimyasal uyarıcıla­rın vey beslenme, asalaklar yüzünden hadımlaşma gi­bi) fizyolojik olguların tespitine (veya tahminine) da­yanmaktadır. Hayvanların davranışlarında psikolojik ve manalı yönelişler sergilediğini de günün birinde deneylerle ortaya koyabilme umudunun ne derece gerçekleşebilir olduğu hakkında bugün uzmanlar dahi bir şey söyleyememektedirler. Topluluk hayatı süren bu hayvan fertlerinin ruhu hakkında, manayı anlama esa­sına dayanarak doğruluğu denetlenebilir bir fikir edi­nebilme düşüncesi, ancak sınırlı biçimde gerçekleştirilebilmektedir. Şurası bir gerçek ki, buradan edilecek bilgilerle insanların sergiledikleri toplumsal davranışları "anlayabilmek" mümkün değildir. İnsanların ser­gilediği toplumsal davranışları anlayabilmek için ana­loji olarak (hayvan davranışları değil) bilakis insan davranışları alınmaktadır ve alınması da gerekmekte­dir. İnsani toplumsal farklılaşmanın ilk dönemlerinde mekanik insiyaki davranışlardaki farklılaşma, ferdi ve manası anlaşılabilir davranışlara hatta şuurlu olarak rasyonelce yapılan davranışlara nispetle hangi boyut­tadır? Bu analojiler belki bir gün bu suale cevap ver­memize yarayacak ve mekanik insiyaki davranışlar­daki farklılaşmanın, ilk dönemlerde, diğer farklılaşma alanlarına nispetle ne kadar mühim bir yer işgal ettiği­ni,görebilmemizi sağlayacaktır.Anlayıcı sosyoloji, mekanik insiyaki unsurlardaki farklılaşmanın [hay­vanlar da olduğu gibi] insanların ilk farklılaşma dö­neminde de ağır bastığını bilmek ve insanın müteakip gelişme dönemlerinde de (hem de belirleyici mahiyet­te) bu tesirin sürdüğünü göz ardı etmemek zorundadır. Geleneksel davranışların hepsi ve geniş kitlelerin karizmaya itaati -ki karizma psişik sirayetin tohumu olup bu suretle sosyolojik gelişmeleri doğuran amille­rin taşıyıcısıdır- anlaşılır şekilde yorumlanabilmesi ve saiklerinin açıklanabilmesi ya tamamen imkansız ya da ancak çok cüzi şekilde mümkün olabilen ve ancak biyolojik açıdan kavranabilen bir takım hadiselere çok yakındır ve bu hadiselerle aralarında fark edilmez ge­çişler yaşanmaktadır.  Ama bütün bunlar sosyolojiyi yapması gereken vazifelerden muaf tutmamalı, sosyo­loji, dar sınırlar içinde kaldığını bilerek bu sınırlar içinde ancak kendisinin başarabileceği vazifeleri yap­malıdır.

Othmar Spann"ın faydalı fikirler yanında yer yer yanlış anlamalar da içeren ve bilhassa ampirik çalışmala­ra dayanmayan değer yargılarıyla yüklü argümanlar bu­lunan muhtelif çalışmalarında sosyoloji açısından işlevselliğin önceliğini (Spann buna"üniversalist metod"diyordu) vurgulaması doğruydu.Zaten  işlevselliğin ön­celiği hususunda hiç kimseden ciddi bir itiraz gelmemiş­tir. Tabiiki evvela türün muhafazası (ve bilhassa kültü­rel özgünlüğün muhafazası) ve toplumsal bir davranış türünün belli istikamette gelişimi açısından hangi dav­ranışın mühim yani işlevsel olduğunu bilmeliyiz ki şu sualleri sorabilelim: Davranış nasıl meydana gelmiş­tir?  Hangi  saikler belirleyici  olmuştur?  Kral,  amir, müteşebbis, büyücünün ne iş gördüğü daha doğrusu hangi davranış tipinin tahliller açısından mühim oldu­ğu önce bilinmeli ve ele alınmalı ki sosyolojik tahlille­re  başlamlabilsin. (Rickert"in kastettiği manada  bir "kıymet unsuru taşıma" -wertbezogenheit- söz konusu edilmektedir.) Tipik şekilde farklılaşmış münferit in­sanların (sadece insanların) sergilediği (farklılaşmış) davranışların   sosyolojik   olarak   anlaşılabilmesi   için yapılabilecek -aynı zamanda yapılması gereken- şeyi bu tahliller yapmaktadır. Burada [uygulanan] "ferdi­yetçi yöntemin", sanki ferdiyetçiliğe değer veriliyor­muş gibi anlaşılmasına fırsat vermemek ayrıca kav­ramların rasyonel şekilde kurulmuş olmasının da ras­yonel saiklerin üstünlüğü veya rasyonalizme müspet bir değer   atfedilmesi olarak görülmesine mani olmak gerekmektedir. Zira sosyolojik açıdan sosyalist bir ik­tisadın dahi -münferit şahısların, fonksiyoner tiplerin davranışlarına bakılarak- ferdiyetçi yöntemle yorum­lanarak anlaşılması gerekir. Mesela iktisadi faaliyetler (ticari mübadele) marjinal fayda teorisiyle (varsa daha iyi bir metotla da yapılabilir ama bu noktada benzer olmak zorundadır) ele alınmalıdır. Zira bu durumda da asıl ampirik-sosyolojik inceleme şu sualle başlamak­tadır: Toplum mensupları yada fonksiyonerlerini top­lumu oluşturacak ya da sürekliliğini mümkün kılacak nitelikte davranışlar sergilemeye sevk eden saikler ne­lerdir? İşlevleri  [bütünden yola çıkarak]  kavramlaştırma, incelemenin sadece ilk hazırlık safhasını oluş turmaktadır ve bu kavramlaştırmanın -doğru olması kaydıyla- fayda ve zarureti tartışılmaz niteliktedir.

10. Anlayıcı-sosyolojinin önermelerine genellikle "kanun" denilmektedir. (Gresham kanunu gibi). Ka­nun, bazı verilerin mevcut olması halinde davranışın beklenen bir tarz içinde sergilenme ihtimalinin deney ve gözlemlerle teyit edilmiş halidir. Bu ihtimal (yani davranışın beklenen bir tarz içinde gelişeceği ç.n) dav­ranış sahibinin dayandığı tipik saikler ile gözettiği ti­pik manadan anlaşılmaktadır. Eğer davranış sadece bir gaye-bilinçli saiklere dayanmışsa ve mevcut tecrü­belere göre gayeye en uygun [kaçınılmaz] vasıtalar seçilmişse anlaşılırlık ve sarahat en yüksek noktada­dır. Bu durumda, şayet sıkı şekilde gaye-bilinçlice davranılırsa, başka türlü değil böyle davranılması ge­rektiği söylenebilir. (Zira davranış sahiplerinin gayele­ri için kullanabilecekleri vasıtalar olarak teknik sebep­lerden dolayı sadece bunlar bulunmaktadır) Bu örnek psikolojiyi,anlayıcı sosyolojinin esas  temeli  olarak görmenin ne kadar yanıltıcı olduğunu göstermektedir. Bugün psikoloji denince her kafadan bir ses çıkmak­tadır. Yöntemden kaynaklanan bazı sebepler, bazı ha­diselerin davranışla ilgili disiplinlerin yabancısı olduk­ları bir tarzda, "fiziki" ve "psişik" diye tasnif edilerek fenni ilimlere has bir şekilde incelenmesini mazur gösterebilir. Ama insan davranışlarını inceleyen disiplinlerde bu tutumlara yer yoktur.

Psikoloji ilmi sadece fenni ilimlerce ruhi addedi­len şeyi fenni ilimlere has araçlarla ele alıp araştırıyorsa ve insan davranışlarını gözetilen manaya göre yorumlamıyorsa, hangi yöntemi uygulamış olursa ol­sun, bu araştırma sonunda ulaştığı neticeler somut du­rumlarda tabii ki diğer ilimlerin ulaştığı neticeler kadar önem taşıyabilir ve nitekim şimdiye kadar taşımış­tır da. Buna mukabil sosyolojinin diğer ilimlere nis­petle psikolojiye daha yakın olması varid değildir.

Yanılgı, fiziki olmayan her şeyi ruhi bir şey olarak ad­deden ruh kavramının kendisinden kaynaklanmakta­dır. Halbuki bir matematik hesabı yapan insanın gö­zettiği mana psişik değildir. Bir insanın yapmayı dü­şündüğü davranışın beklediği menfaatleri sağlamaya yarayıp yaramayacağını akılcı (rasyonel) biçimde öl­çüp biçmesini ve bu yönde verdiği kararı "psikolojik" yöntemle daha iyi bir şekilde anlamamız söz konusu değildir. Halbuki "sosyoloji", "kanunlarının" ekseriye­tini bu tip rasyonel mülahazaların yapıldığını farz ede­rek kurmaktadır. Buna mukabil davranışlardaki akıl­dışı unsurların açıklanmasında anlayıcı psikoloji sos­yolojiye şüphesiz gayet mühim faydalar sağlayabilir. Lakin bu, yöntemden kaynaklanan temel meselelerde hiç bir değişiklik meydana getirmez.

11. Sosyoloji Tipleri kavramlaştırır ve hadiselerin genel kurallarını ortaya çıkarmaya çalışır. Onu tarih­ten ayıranda budur. Zira tarih sosyolojinin aksine ha­diselerde ferdi ve kültürel davranışların, kurumların ve şahsiyetlerin te­sirini tespit etmeye bunların sebeplerini ortaya çıkar­maya çalışan tahliller yapmaktadır. Sosyoloji, tipleri kavramlaştırırken tamamen değilse bile ağırlıklı ola­rak "malzemesini -paradigma olarak-tarih ilmince de mühim addedilen davranış realitelerinden seçer. Sos­yoloji, tarihsel hadiseleri kavramlaştırıp bunların ku­rallarım ortaya çıkarmaya çalışırken bu yolla aynı za­manda tarih ilminin kültür ağırlıklı olguların tesirleriy­le ilgili tespitlerine ve nedensel açıklamalarına da kat­kıda bulunma gayesi taşımaktadır. Genellemeler ya­pan her ilimde olduğu gibi sosyolojide de kavramlar soyutlama yoluyla kuruldukları için bu kavramlar tarih ilminin müşahhas kavramlarına nispetle zayıf içerikli olmaktadır. Bu kavramların içeriksizliklerine mukabil tariflerindeki belirginlik derecesi yüksektir.Belirginlik derecesini arttırmanın yolu -sosyolojik   kavram kurmanın gayret ettiği şekilde- asıl manaya uygunluk­ta mümkün mertebe en yüksek noktaya ulaşmaktır. Bilhassa rasyonel kavram ve kurallarda bu belirginlik derecesi en kamil haline ulaşabilmektedir. Lakin sos­yoloji akıl-dışı olayları da teorik ve manaya uygun kavramlar halinde anlamaya çalışır. Sosyoloji,tarihi bir olayın bu kavramlardan bir veya birkaçına uygun sayılabilmesi için gerekli olan ölçüyü belirtmek sure­tiyle olayları bu kavramlara göre tasnif eder ve ister akılcı ister akıl dışı olsun herhangi bir olayı,  kendi gerçekleştiği ortamdan soyutlayarak bu kavramlar içinde anlamaya çalışır. Tarihi bir olay muhtelif unsur­ları itibarıyla aynı zamanda hem"feodal"   hem "patrimonial", hem "karizmatik" ve hem de "bürokra­tik" olabilir. Bu kelimelerle kastedilen şeyin belirgin olabilmesi için sosyolojinin bu teşekküllerle ilgili saf (ideal) tipler kurgulaması gerekir.Bu ideal-tiplerin kendi içinde tutarlı bir bütün olarak asıl manaya uy­gunluğu ne kadar noksansız olursa gerçek hayatta te­zahür etmesi de tıpkı mutlak boşluk içinde olduğu var­sayılan bir fiziki reaksiyonun ölçülebilmesi kadar zor­laşmaktadır. İşte sadece bu saf ideal tiplerden yola çı­karak sosyoloji ilminin kasuistiği   oluşturulabilir. Sos­yolojinin ayrıca duruma göre ampirikistatiki tipler biçi­minde (yöntem bakımından açıklanmasına pek gerek olma­yan)   ortalama tiplerde kullandığı bilinmektedir.   Buna mukabil tipik (örnek) olay denildiğinde hele bilhassa şüphe durumunda hep ideal tipler kastedilmektedir. Bu ideal tipler akılcı olabileceği gibi akıl-dışı da olabilir. Genellikle (ikti­sat teorisinde ise her zaman) akılcı olan bu ideal tipler her halükarda asıl manaya uygun şekilde tasarlanmışlardır.

Sosyoloji alanında ortalamaların,  bir başka ifa­deyle ortalama tiplerin belirgin bir tarife sahip olarak kurulabilmeleri, aralarında sadece derece farkı bulu­nan aynı niteliklerde manası anlaşılabilir davranışlar söz konusu olduğunda evet sadece böyle bir durumda mümkün olabilmektedir. Böyle durumlar görülmekle beraber, olayların çoğunda, sosyoloji ya da tarih ilmi­nin   ele aldığı davranışlar çok farklı niteliklerdeki saiklerce belirlenmekte ve bu saikler arasında bir "or­talama"  yapılamamaktadır.Toplumsal davranışlarla ilgili olarak tasarlanmış olan ideal-tipler bir bakıma gerçekdışıdırlar. İdeal tipler, en azından gelenek baskıları,hissi tutumlar ve gayri iktisadi gaye ve kaygılar tarafından da belirlenmiş olan davranışın gerçek sey­rini anlayabilmemiz için (hayali olarak) tasarlanmış­lardır ve ideal durumda yani sadece iktisadi gayelere uygun akılcı bir tutum içinde nasıl davranıldığını gös­termeye çalışmaktadırlar. Bu anlamda bir gerçek dişi­lik arz etmektedirler. İdeal tipler bu yolla :

1)       Gaye-bilinçli iktisadi tutumun da davranışın gerçek seyrini belirleyen unsurlardan biri olduğunu veya -ortalamacı bakışla- olmaya çalıştığını anlamamızı sağlar; veya

davranışın gerçek seyri ile ideal arasındaki ko­pukluğu ve farkı göstermek suretiyle gerçek saikleri daha kolay öğrenmemizi sağlar. İdeal tipler ne kadar kesin ve tarifi belirgin şekilde inşa edilmişlerse, yani ne kadar gerçek-dışı olurlarsa gerek terminoloji, gerek tasnif gerekse araştırma bakımından da o derece fay­dalı olmaktadırlar. Tarih ilmi de esasında münferit hadiselerin sebeplerini bulmaya çalışırken daha farklı bir yol izlememektedir. Mesela 1866 harbinin nasıl cere­yan ettiğini açıklamayabilmek için evvela gerek Moltke gerek Benedek"in hem kendi hem de düşman ordularının durumuna dair tam bir bilgiye sahip olma­ları halinde gaye-bilinçli ideal bir tutum içinde nasıl hareket etmeleri gerektiği   (hayalen)  tasavvur edilir (böyle yapılmak  zorundadır) ardından bu tasavvur iki komutanın sergilediği gerçek davranışlarla mukayese edilerek aradaki farkın sebepleri ( bu sebepler yanlış bilgi, yanılgı, strateji hatası, şahsi mizaç ve strateji dışı kaygılar olabilir) açıklanmaya çalışılır. Görüldüğü gibi burda da (tarih ilminde) ideal tipler kullanılmaktadır.

Sosyolojinin tasarlanmış kavramları, davranışların sadece zahiri boyutu (seyri) ile ilgili değil bilakis deruni boyutu ile ilgili olarak da ideal tip olma özelliğine sahiptirler. Reel davranışların çoğunda failler gözettik­leri manayı ya yarı şuurlu halde ya da şuursuzca bil­meden sergilemektedir. Davranış sahibi gözettiği ma­nayı tam bilmek veya fark etmek yerine ancak belirsiz şekilde hissetmekte davranışlarını çoğu kez insiyaki olarak veya alıştığı üzere sergilemektedir. Davranışta gözetilen mananın (ister rasyonel ister irrasyonel ol­sun) davranış sahibince bilinmesi pek nadir olup sade­ce benzer-kitlesel davranışlar söz konusu olduğunda görülebilmektedir. Bu kitlesel davranışlarda mana, kit­le içinde ancak bir kaç kişi tarafından şuurlu bir şekil­de idrak edilebilmektedir. Manası açık ve şuurlu bir şekilde idrak edilmiş olarak sergilenen davranışlar is­tisnayı oluşturmaktadır. Her sosyolojik ve tarihi araş­tırma, gerçek olayları tahlil ederken bu durumu daima nazar-ı dikkate almak zorundadır. Ama sosyoloji yine de davranışta gözetilen muhtemel manayı tasnif etmek suretiyle kendi kavramlarını oluşturmaya devam etme­li yani davranışın sanki akılcı bir şekilde sergilendiği­ni farz ederek hareket etmeli, davranışlarda gözetilen muhtemel manaları bu şekilde sınıflandırarak kavram­larını kurmalıdır. Bu kavramların muhtevası ile realite arasındaki fark daima nazar-ı itibara alınmalı, muhteva ile realite arasında ne derece ve ne tür bir fark ol­duğu ortaya çıkarılmalıdır. İnsanlar yöntem bakımın­dan çoğu kez muğlak kavramlarla açık ve seçik kav­ramlar arasında ya da irreel kavramlarla ideal tip kav­ramlar arasında bir tercih yapmak zorunda kalırlar. Böyle bir durumda ilmi olan ikinci şıkların tercih edilmesi­dir.

B. Toplumsal davranış kavramı

1. (Tahammül ve imtina etmek de dahil) Toplum­sal bir davranış başkalarının geçmişte veya şimdi yap­tığı veya ilerde yapması muhtemel davranışlarına karşı yapılmış olabilir. (Daha önce yapılmış olan bir saldırı­nın intikamını almak; şu andaki bir saldırıyı savuştur­mak veya ilerde olabilecek muhtemel saldırılara karşı müdafaa tedbirleri almak gibi.) Bu "başkaları" bir tek kişi ve tanıdık veya belirsiz sayıda çok ve hiç tanın­mayan şahıslar da olabilir. (Mesela para bir ticari mü­badele vasıtasıdır. Davranış sahibi, tanımadığı çok sa­yıda insanın da ileride alışveriş yaparken parayla mü­badele edeceğini bildiğinden o da alışverişte parayla mübadelede bulunur)

i. Her davranış -hatta zahiri(fiili) davranışlar bile-burada belirlediğimiz mana itibarıyla "toplumsal" davranış değildir. Sadece nesnelere yönelmiş olan zahiri davranışlar da toplumsal davranış değildirler. İçsel tutumlar ise başkalarının davranışlarına yönelmiş ol­maları halinde toplumsal davranış olurlar. Vecd ve tek basma yapılan dua gibi dini davranışlar da toplumsal davranış değildir. Bir ferdin iktisadi bir faaliyeti, an­cak ve sadece başkalarının davranışlarını nazar-ı dik­kate alması, hesaba katması halinde toplumsal bir dav­ranış olabilir. İktisadi bir faaliyet, kişinin kendi iktisa­di malları üzerindeki tasarrufunun başkalarınca kabullenilmesini aksettirmek suretiyle formel ve genel ola­rak toplumsal bir davranıştır. Maddi bakımdan ise: (mesela) tüketim durumunda başkalarının ilerideki ar­zu ve isteklerini dikkate almak suretiyle tasarruflarını o istikamete yöneltmesi veya üretim durumunda baş­kalarının istek ve arzularını kendine temel edinmesi yönünden toplumsal bir davranıştır.

3. Her beşeri temas, toplumsal bir nitelik (karak­ter) taşımaz. Sadece başkalarının tutum ve davranışla­rına yönelen anlamlı tutum ve davranışlar toplumsal bir niteliğe sahiptirler. Bisikletli iki kişinin birbiriyle çarpışması tabiat hadisesi gibidir. Lakin çarpmamak için diğerine yol verme teşebbüsü, çarpışmayı mütea­kiben karşılıklı bağırıp çağrışmalar, kavga veya dostça halleşme gibi davranışlar birer toplumsal davranıştır.

4. Toplumsal davranış ne: çok sayıda insan tara­fından sergilenen benzer davranışların ve ne de başka­larının davranışlarının tesiri altında sergilenen davra­nışların aynısıdır.

a)      yağmurun başlamasıyla birlikte sokaktaki in­sanların bir kısmının aynı anda şemsiyelerini açması, ıslanmaktan korunabilmek için yapılmış bir davranış­tır ve burada bir başkasının tutum ve davranışlarına yönelme söz konusu değildir.

b)             belli bir mekanda toplanmış bir "kitlenin" kendi içindeki ferdin davranışlarını derin bir şekilde etkilediği bilinmektedir. (>kitle psikoljisi

Çok sayıda insanın müşterek davranışları ferd üze­rinde ani veya tedrici ve silsileler halinde bir tesir ve kit­le hissi uyandırabilir (mesela basın yoluyla) bu sayede dağınık kitleler dahi ferdi davranışları kitlesel kaynaklı davranışa dönüştürebilir. Belli başlı bazı tepki (reaktion) biçimlerinin tezahürü ferdin kendisini bir kitlenin mensubu olarak hissetmesi ile mümkün olmakta bazılarınınki ise zorlaşmaktadır. Binaenaleyh bazı hadise ve davranış­lar insanda sevinç, hiddet, coşku, yeis ve tutku gibi muh­telif hislerin uyanmasına sebebiyet verebilir; ki bu hisle­rin insanda kitle ile manalı bir ilişki olmaksızın yalnızlık halinde tezahür etmesi zordur. Sadece kitle olgusunun tesiriyle ve tepkisel saikle sergilenen ve kitle ile arasında mana bağı taşımayan bir davranış bizim anladığımız manada bir "toplumsal davranış" değildir. Mamafih ara­daki fark muğlak ve belirsizdir. Zira misal olarak alırsak sadece hatip (demagog) değil bilakis toplanan kalabalık ile kitle olgusu arasında dahi muhtelif ihtimalde ve muh­telif şekilde yorumlanabilecek çapta bir mana ilişkisi o-labilmektedir. Ayrıca bir başkasının davranışının taklidi şayet sadece tepkiden ibaret ise ve başkasının davranışı­na binaen yapılmamışsa "toplumsal davranış" olamaz. Aradaki sınır bir tefrike imkan vermeyecek kadar muğ­lak ve belirsizdir. Bir insanın başkasında görüp beğendi­ği ve kendine uygun bulduğu bir tavrı aynen sergilemesi bizim anladığımız manada toplumsal davranış değildir. Zira bu davranış bir başkasının davranışına karşı yapıl­mamış bir başkasının davranışına yönelmemiştir aksine davranış  sahibi  gözlem yoluyla yeni  bir  fırsat/imkan görmüş ve ona yönelmiştir. Başkasının davranışı bu dav­ranışın sebebi olmuş ama mana itibarıyla bu davranışı belirlememiştir.  Buna mukabil  bir kişi  bir başkasının davranışını "moda" olduğu, ananelere uygun, örnek bir davranış  olduğu   için  veya benzer  sebeplerden  dolayı taklid ediyorsa o takdirde arada mana bağı bulunuyor demektir. Bu iki tür taklid arasında bazı ara durumlar bu­lunmaktadır. Gerek kitlesel kaynaklı davranışlar gerek taklid, muğlak ve belirsiz olup toplumsal davranışın is­tisnai uç türleridir ve geleneksel davranışlarda bunlarla sık sık karşılaşırız. Bu ve benzen durumlarda belirsizlik, kişinin davranışlarında bir başkasının davranışına yönelişi­ni ve kendi gözettiği manayı her zaman bilememesinden veya bunların şuurunda olmamasından kaynaklanmaktadır. Bu bakımdan "etkilenme" ile "bir manaya yönelişi" kesin bir şekilde birbirinden ayırt edebilmek her zaman mümkün olmamaktadır. Sadece etkilenmeden kaynaklanan taklidi davranışların sosyolojik olarak en az asıl manadaki "top­lumsal davranışlar" kadar önem taşıdığı aşikar olmakla birlikte bunları kavramlar halinde birbirinden ayırt et­mek gerekir. Toplumsal davranışlar sosyolojinin yegane mevzuu olmayıp sadece odaklaştığı ana meseledir; bir başka şekilde ifade edersek toplumsal davranışlar sosyo­lojiyi (bizim burada yaptığımız manada sosyolojiyi) oluşturan kuran olgulardır. Yapılan bu tespitlerden top­lumsal davranışların diğer olgu ve meselelere nispetle daha mühim olduğu zannedilmemelidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 













Derecelendir
Kaynak sercenyurt Tarafından yazılmış/derlenmiştir.
İçerik İhbarı
Bağlantılar: bilgininefendisi.net

Open Source Document Project AUP&TOS