| Editor Login | Register | ||
| > Bilgi Rehberi > Sosyoloji |
|
|
| Sosyoloji Kavramı ve Toplumsal Davranışın Manası |
Muhtelif şekillerde kullanılmakla beraber bizini anladığımız manada: Sosyoloji, toplumsal davranışı yorumlayarak anlamak ve bu yolla davranışı kendi akışı ve doğurduğu tesirlerle birlikte sebeplerini ortaya koyarak açıklamak isteyen bir ilimdir. "Davranış" (ister dışa vurulmuş ister içsel bir fiil ister suskun kalma veya göz yumma olsun) davranışta bulunan kişi yada kişilerin sübjektif bir mana vererek sergilediği beşeri tavırlardır.3 "Toplumsal" davranış ise, (davranışta bulunan kişi ya da kişilerce) gözetilen sübjektif mana çerçevesinde, başkalarının tavırlarına izafe edilen ve kendi akışı içinde bu tavırlara yönelmiş olan bir davranış tarzıdır. A. Metodolojik Temeller 1. Mana, ya I) (reel vakalar söz konusu olduğunda) a) tarihi bir hadisede davranışta bulunan kişinin veya b) çok sayıdaki hadiselerde davranışta bulunan kişilerin, ortalama ve yaklaşık olarak gözetmiş oldukları sübjektif manadır yada II) Saf bir tip olarak tasarlanan ve kavramlaştırılan bir davranışta, yine birer tip olarak düşünülmüş olan davranış sahibinin (ya da davranış sahiplerinin) gözettiği sübjektif manadır. Yani objektif bir doğru yada metafizik bir hakikat söz konusu değildir. İşte sosyoloji ve tarih gibi tecrübi(ampirik) davranış bilimleri ile hukuk, mantık, etik, estetik gibi objelerinde "doğru" ve "geçerli" manayı ortaya koymaya çalışan dogmatik bilimler arasındaki fark burada yatmaktadır. 2. Mana içeren (anlamlı) davranışlar ile sadece reakt^karakter arz eden, sübjektif bir mana içermeyen tavırlar arasındaki sınır hayli belirsizdir. Sosyolojik bakımdan ehemmiyeti haiz davranışların mühim bir kısmı, bilhassa geleneksel saiklerle yapılan davranışlar bu ikisinin arasında yer almaktadır. Mana içeren, yani manası anlaşılabilir olan davranışlar psikofiziksel olaylarda bazen ya hiç yer almaz ya da ancak uzmanlar tarafından tesbit edilebilecek niteliktedir. Kelimelerle ifade edilmesi mümkün olmayan mistik hallerin, bu halleri tecrübe edemeyenler tarafından anlaşılabilmeleri mümkün değildir. Bununla birlikte insanın başkasında gözlemlediği bir davranışı bizzat yapmış gibi tasarlayabilmesi , davranışı anlamanın şartı değildir. "Sezar"ı anlayabilmek için Sezar olmak gerekmez." Bir olayı başından geçmişçesine tasarlayarak aynen hissedebilmek anlamanın sarahati bakımından mühim olmakla beraber manayı yorumlamanın mutlak şartı değildir. Bir hadisenin anlaşılabilir unsurları ile anlaşılamaz unsurları ekseriyetle birbiriyle iç içe geçmiş birbirine karışmış vaziyettedir. 3. Bütün ilimler gibi her yorum da >sarih< olmak gayretindedir. Sarih bir anlama, ya a) akli ya da b) hissi empatik nitelikli olabilmektedir. (Eğer akli nitelikli ise o zaman ya mantıki veya matematikseldir şayet hissi-empatik nitelikli ise emosyonel, sanatkâranedir.) Davranışlar içinde aklen sarih bir şekilde bilinebilir olanlar bilhassa kendi mana bütünlüğü içinde zihnen eksiksiz ve berrak bir şekilde anlaşılan davranışlardır. Taşıdığı hissi-biıtünlük bizzat yaşanmışçasma tam olarak duyumsanan davranışlar ise sarih bir şekilde hissedilen davranışlardır. Bilhassa mantıki ve matematiksel önermelerde yer alan ve birbiriyle tutarlı bir ilişki içinde olan mana bütünlükleri en üst düzeyde aklen-bil(in)erek anlaşılma, yani zihnen dolaysız ve açık şekilde kavranma özelliğine sahiptir. Biri 2x2 = 4 eşitliği veya Pisagor teoremi üzerinde düşünürken ya da bunları ispat ederken ya da -bizim mantık kurallarımıza uygun olarak- >doğru< mantıki istidlal yaparken bütün bunların içerdiği manaları sarih bir şekilde anlarız. Yine bunun gibi eğer biri bizim bildiğimiz tecrübi vakalara benzer şekilde belli bir gayeye ulaşmak için uygun vasıtaları seçtiğinde, bu davranışın doğuracağı sonuçları da anlarız. Bir gayeye böyle bilinçli şekilde yönelmiş davranışların yorumları -kullanılan vasıtaların anlaşılması bakımından- azami bir sarahate sahiptir. Aynı sıhhat derecesinde olmasa bile, bizzat karşı karşıya kalabileceğimiz, ya da kaynaklanış sebebini başımızdan geçmişçesine hissedebildiğimiz "hataları da" ["problemleri birbirine karıştırmakta dahil"], açıklama ihtiyacımıza kâfi gelecek bir serahat derecesinde anlarız. Buna mukabil bir insanın davranışına yön verebilen bazı mukaddes "gaye" ve "değerleri" tam bir serahat içinde anlama gücümüz yoktur. Bunları bir ihtimal zihnen kavrayabiliriz. Ayrıca bu mukaddes değerler kendi değerlerimize ne kadar aykırı olursa bizim bunları -kendimiz yaşamışçasına- hissederek anlayabilmemiz de o derece zorlaşmaktadır. Böyle durumlarda yapılabilecek tek şey bunları sadece zihnen yorumlamak olacaktır. Eğer bu da mümkün olmazsa o takdirde bu "gaye" ve "değerleri" birer veri olarak kabul etmeliyiz. Bu değer ve gayelerin yöneliş noktalarını mümkün olduğu kadarıyla yorumlamak veya mümkün mertebe hissedebilmeli, ve bu yönelim noktalarına dayanarak, bu gaye ve değerler sebebiyle sergilenen davranışın nasıl bir seyir izleyeceğini anlamaya çalışmalıyız. Bazı dindarca ve hayırsever faaliyetler karşısında, bu hislere yabancı olanların durumu böyledir. Yine (insan hakları gibi) bazı aşırı rasyonalst fanatizmalar karşısında, bunlara şiddetle karşı çıkanların durumu da böyledir. Korku, hiddet, hırs, haset, kıskançlık, aşk, hayranlık, gurur, intikam isteği, sadakat, teslimiyet ve ihtirasın her türü gibi hissi tutumlara ve (bir gayeye bilinçli olarak yönelmiş davranışlara nispetle) akıldışı olan davranışlara ne kadar açık olursak bunları daha sarih bir şekilde hissedebilme imkanımız da o derece artmaktadır. Lakin her halükarda, bu hissi tutumların yoğunluk derecesi bizim gücümüzü aşsa bile, bunları kendimiz yaşamış gibi hissederek anlamaya ve davranışın, istikameti ve kullanılan vasıtalar üzerindeki belirleyici tesirini zihnen ortaya çıkarmaya çalışmalıyız. Tipler inşa eden ilmi bakış tarzı, evvela gaye bilinçli bir davranışın ideal tarzda nasıl bir seyir takip edebileceğini tasarlar ve bu davranışa (gerçek akışı içinde) tesir eden bütün akıl-dışı ve hissi nitelikteki saikleri o (tasarlanmış) ideal akıştan sapmalar olarak ele alır ve tetkik eder. Mesela bir borsa paniği açıklanmak istendiğinde evvela akıldışı hissi tutumların dahili olmaksızın davranışın nasıl cereyan edebileceği tespit edilerek işe başlanır, daha sonrada bu akıl dışı unsurlar birer bozucu faktör olarak kaydedilirler. Aynı şekilde siyasi veya askeri bir harekat söz konusu olduğunda evvela, (bütün ihtimal ve şartların ve tarafların niyetlerinin bilinmesi şartıyla) vasıtaların daha önceki müspet tecrübelerdeki gibi gaye bilinçli bir şekilde seçilmesi halinde davranışın nasıl cereyan edebileceği tespit edilir. Meydana gelen sapmalar ile onları doğuran akıl dışı unsurlar arsasmdaki sebep-bağmın kurulabilmesi ancak bu şekilde mümkündür. Gaye-bilinçli bir davranışın nasıl bir seyir izleyeceğini ortaya koyan bu (zihni) kurgular birer "tip" {ideal tip) olarak, açık şekilde anlaşılır niteliktedir ve tarifleri de akla uygun niteliklerinden dolayı kati bir sarahate sahiptir. Bu ideal tipler, bu gibi durumlarda her türlü akıl dışı unsur tarafından etkilenmiş şekilde seyreden müşahhas bir davranışın, saf akılcı bir davranışın musavver seyrinden nasıl saptığını anlamamızı sağlayarak sosyolojiye hizmet eder. Anlayıcı-sosyolojinin metodu, bu hususlardan dolayı ve sadece bu metodolojik kolaylık sebebiyle rasyonalistçe bir tutum içindedir. Bu metodu, sosyolojinin peşin bir hükmü olarak değerlendirmemek gerekir. Bu sadece metodik bir vasıta olarak anlaşılmalı, akılcı tavrın gerçek hayatta ağır bastığı fikrine kapılanılmamalıdır. Zira bu metod gerçek hayatta akılcı tercihlerin gerçek davranışlara ne derece tesir ettiği ve ne derece etmediği hakkında hiç bir şey söylememektedir. (Bunlarla rasyonalist yorumlamaların yanlış yerlerde yapılma tehlikesinin bulunduğunu inkar etmeye çalışmıyoruz. Zira tecrübeler bu tehlikenin maalesef mevcut olduğunu ortaya koymaktadır.) 4. Belli bir manadan mahrum hadise ve nesneler, bütün davranış bilimlerinde vesile, netice, teşvik veya engelleyici unsur olarak göz önünde bulundurulmalıdır, fifir nesne veya hadisenin "manadan mahrum oluşu" onun "cansız" veya "insan dışı" oluşu demek değildir. Her alet mesela bir "makine" ancak, insanların davranışlarında o aletin üretim ve kullanımına atfettikleri (veya atfetmek istedikleri) manaya göre anlaşılıp yorumlanabilir. Bu mana, göz önünde bulundurulmadıkça alet bir muamma olarak kalır. Yani bu aleti anlaşılır kılan şey, aletin davranışta "vasıta" ya da "gaye" olarak yer alışı ve "davranışın" bunlardan birine yönelişidir. Bu tür nesneler ancak, bu kategoriler içinde anlaşılabilirler. Buna mukabil belli bir "mana ihtiva etmeyen" ve davranışta "vasıta" ya da "gaye" olarak yer almayan aksine sadece birer vesile, teşvik veya engelleyici unsur özelliği gösteren- ister canlı ister cansız ister insani ister insan dışı olsun her türlü hadise ya da durum manadan mahrum demektir. Dollart"ın 13. asrın sonlarına doğru 1277 yılında sulara gömülmesi tarihi çapta göç hareketlerini doğurduğu için (belki de) tarihi bir ehemmiyete sahiptir. Yine ölüm oranı ve hayatın bebeklik çağının güçsüzlüğünden ihtiyarlık çağının düşkünlüğüne kadar uzanan safhaları da çeşitli biçimlerde insan davranışlarını belirlemiş olmak bakımından sosyoloji ilmi içinde tabii ki birinci sınıf ehemmiyete sahiptirler. Bir diğer kategoriyi ise [yorgunluk, alışkanlık, hatırlama ve yine bazı riyazet hallerinden zevk duyma, tepkilerin şiddet biçim ve açıklık bakımından farklılık arz etmesi gibi] bazı psişik ve psiko fiziksel halleri yaşayan insanların bu tecrübeleri esnasında sarf ettikleri anlaşılamaz sözler oluşturmaktadır. Son kertede diğer anlaşılmaz nitelikteki olgular gibi bu olgular için de aynı şeyler geçerli olmaktadır.Anlayıcı sosyoloji, tıpkı davranışı bizzat sergileyen gibi, bu olguları (psişik ve psiko fiziksel haller) hesaba alınması, göz önünde bulundurulması gereken "veriler" olarak göz önünde bulundurmalıdır. Böylelikle şimdiye kadar yapılmamış olsa da bundan böyle müstakbel araştırmaların, anlaşılmaz nitelikteki düzenlilikleri de özel manalı tutum ve tavırlar olarak ortaya koyması imkanı doğmuş bulunmaktadır.Mesela biyolojik irsi farklılık (ırk farklılığı)şayet bu unsurun sosyolojik açıdan önem arz eden tutum ve tavırlara tesiri istatiki olarak ispat edilirse yani toplumsal davranışlardaki gibi mana bağı ortaya konursa sosyoloji tarafından tıpkı beslenme ihtiyacı ve yaşlılık gibi insan davranışlarına tesir eden diğer fizyolojik olgularla birlikte veri olarak ele alınmalıdır. Bu unsurların davranışların sebebi olarak tanınması, sosyolojinin (ve diğer davranış bilimlerinin) gayesinde ki bu anlamlı bir yöneliş içindeki davranışları yorumlayarak anlamaktır tabii ki bir sapma meydana getirmez. Meydana gelebilecek tek etki, anlaşılır şekilde yorumlanabilen saikler arasında zaman zaman sadece anlaşılmaz nitelikteki olguların sebep unsuru olarak gösterilmesidir. (Mesela davranışların belli istikamette sergilenme sıklığı ya da akılcı niteliği ile deri rengi ve kafatası biçimleri arasında bir alaka kurulması gibi.) 5. Anlamak": 1. Bir davranışta (bir ifade de) kastedilen manayı anında/hemen anlamak olabilir. Mesela 2 x 2 =4 eşitliğini duyduğumuz ya da okuduğumuzda bu eşitliğin ne ifade ettiğini hemen/anında anlarız. Bu, düşünceleri akılla hemen/anında anlamaktır. Veya bir insanın yüzünde, nidasında, akıl dışı hareketlerinde beliren ifadelerden o kişinin hiddetlendiğini hemen/anında anlarız. Bu ise akıldışı hissi-tepkileri hemen/anında anlamaktır. Yahut bir oduncunun, veya kapıyı kapatmak için kapı koluna uzanan bir insanın veya bir hayvana tüfeği doğrultan birinin ne yaptığını hemen/anında anlarız. Bu, davranışları akılla hemen/anında anlamaktır. Anlamak ayrıca: 2. Açıklayabilecek şekilde anlamak da olabilir. 2x2 = 4 eşitliğini söyleyen ya da yazan bir kişinin bu eşitliği niçin şimdi ve bu meyanda söyleyip yazdığını ve eşitliğe böylelikle nasıl bir mana yüklediğini,eşitliğin yer aldığı bütünlüğe bakarak saikleri itibarıyla anlayabiliriz. Eğer kişi ticari bir muhasebe yaparken veya teknik bir hesaplama ile uğraşırken veya ilmi bir açıklama veya benzer davranışlarda bulunurken bu eşitliği söylemiş ya da yazmışsa, eşitliğin bir bütünlük içinde (anlaşılabilir nitelikteki) manaya uygun olarak yer aldığını görürüz. Bu demektir ki eşitlik bir mana-bütünlüğü kazanmaktadır. Bu, davranışı yönlendiren saikleri akılla/bilerek anlamaktır. Odun kırmak ya da tüfeği doğrultmak gibi davranışlarda ne yapıldığını dolaysız şekilde, anladığımız gibi bu davranışları aynı zamanda dayandığı saikler bakımından da anlarız. Oduncu ya maaş mukabilinde, ya kendi ihtiyacına binaen ya dinlenmek için (akılcı) ya da kızgınlığını atmak için (akıldışı) odun kırıyor olabilir. Yine tüfeği doğrultan kişi bir idamı infaz veya düşmanı imha etmek için (akılcı) veya intikam gayesiyle (hissi tepki yani akıldışı) ateş ediyor olabilir. Şayet kişinin kıskançlık, gurur veya şeref gibi sebeplerle hiddetlendiğini bilirsek hiddeti de saikleriyle birlikte anlamış oluruz. (Davranış hissi bir tepkiye dayanmakta yani akıldışı saiklerden kaynaklanmaktadır) Bütün bu saikler, davranıştaki anlaşılır nitelikteki mana bütünlükleridir. Bu mana-bütünlüğünü anlamak davranışın gerçek akış tarzını açıklamak demektir. Davranışın manasını araştıran bir bilime göre açıklama, hemen/anında anlaşılabilen bir davranışın, gözetilen sübjektif manaya göre yer aldığı mana bütünlüğünü kavramak demektir. (Buradaki açıklamanın nedensel manası üzerinde daha geniş bilgi için 6.maddeye bakınız.) Hissi tepkilerin sergilendiği olaylar da dahil olmak üzere bu gibi durumlarda hadiselerdeki sübjektif manaya ve mana bütünlüğüne "gözetilen" mana diyeceğiz. (Görüldüğü gibi gözetmek kelimesini sadece akılcı ve bir gaye güden davranışlarla ilgili olarak kullanan günlük lisanın dışına taşmış oluyoruz.) 6. Bütün bu durumlarda "Anlamak": a) Münferid bir hadisede davranışta kast edilen reel manayı veya mana bütünlüğünü yorumlama yoluyla kavramak demektir. (Tarihsel yaklaşım) b) Kitlesel davranışlarda kast edilen ortalama ve yaklaşık manayı veya mana-bütünlüğünü yorumlama yoluyla kavramak demektir. (Kitlelerin sosyolojik olarak ele almışı) c) Sıkça tezahür eden bir olayın ideal (saf) tipini kurgulayabilmek için ona bilimsel olarak atfedilen manayı veya mana-bütünlüğünü yorumlama yoluyla kavramak demektir. Bu ideal-tip kurgulara örnek olarak iktisat ilmi tarafından oluşturulan kavram ve "kanunları" sayabiliriz. Bu kavram ve kanunlar belli bir tür insan davranışının, sadece tek gayeye (iktisat) yöneldiğinde ve hata ile heyecanlara kapılmadan gaye-bilinçli bir yönelişle sergilediğinde nasıl bir seyir takip edebileceğini gösterirler. Reel davranışlar ise ancak nadiren (borsa) ve ancak yaklaşık olarak ideal tipteki kurgulara uygun şekilde cereyan ederler. Şüphesiz her yorum sarih olmak gayretindedir. Ancak bir yorum, mana itibarıyla ne kadar sarih olursa olsun sırf bu özelliği dolayısıyla kendisinin aynı zamanda nedensel geçerliliğe sahip bir yorum olduğunu iddia edemez. Yorum bu haliyle sadece özel sarahate sahip bir varsayım niteliği taşır. a) Yanlış saiklerin ileri sürülmesi/bahane edilmesi ve "bastırılması" (başka deyişle evvela esas saikleri itiraf etmeme ve kabullenmeyiş) davranışın yer aldığı gerçek bütünlüğü davranış sahibinden bile gizleyebilir. Bu sebeple davranış sahibinin kendi hakkındaki şahadetlerinin bile fazla bir kıymeti olmamaktadır. Davranış ile saik arasındaki bağın davranış sahibi tarafından bile tam idrak edilemediği bu gibi durumlarda sosyolojinin vazifesi [davranış ile saik arasındaki] bütünlüğü araştırmak ve yorumlayarak tespit etmektir. Bu gibi durumlar mana yorumunda karşılaşılan uç hallerdir. b) Zahiri akışı itibarıyla bize benzer ve aynıymış gibi görünen davranışlar, davranış sahipleri nezdinde çok farklı manalara dayanılarak sergilenmiş olabilir ve bize benzermiş gibi görünen durumlarda büyük farklılık gösteren ve hatta mana itibarıyla zıtlık içinde olan davranışı da "anlarız". c) İnsanlar bir durumla karşı karşıya kaldıklarında, genellikle birbirine zıt ve çatışan duygular taşırlar. Biz bu duyguların hepsini "anlarız". Hepsi bizce "aynı derecede" anlaşılır olan ve "saikler" çatışması" içinde bulunan bu mana unsurlarının hangi nispette davranışa yansıyacakları tecrübelere göre çoğu zaman yaklaşık olarak bile tahmin edilememektedir. Bu tahminler kurallara uygun olmakla beraber kesinlik arz etmemektedir. Zira hangi saikin bu çatışmadan galip çıkacağı, ancak davranışın gerçek seyrinden sonra yani saikler çatışmasının neticesi davranışa yansıdıktan sonra anlaşılabilmektedir. Her varsayımda olduğu gibi burda da anlaşılabilir mana yorumunun, davranışın neticesine göre yani [saikler çatışmasının] davranışa yansımış haline bakılarak denetlenmesi/doğrulanması elzemdir. Nispi bir kesinlik kaydedilebilen denetlemeler/ doğrulamalar maalesef çok nadir durumlarda ancak [denetlenmeye] uygun özel psikolojik deneylerde yapılabilmektedir. Kitlesel hadiseler içinde ancak sebebi bariz görünen ve sayılabilir bir niteliğe sahip olanlar hakkında istatistikler yapılabilmekte, bu (sınırlı sayıdaki) kitlesel hadise hakkında yapılan istatistikler ise doğrulamayı ancak yaklaşık olarak sağlayabilmektedir.Yaklaşıklık derecesi ise istatistikten istatistiğe hayli değişmektedir. Bunun haricinde tek yol olarak, benzer gibi görünen ama esas noktada yani pratik önemini araştırdığımız "saik" veya "sebep" bakımından birbirinden ayrılan çok sayıdaki güncel veya tarihi hadisenin birbiriyle mukayesesi kalmaktadır. Bu mukayeseli sosyolojinin mühim vazifelerinden biridir. Bu tip durumlarda genellikle tek imkan olarak maalesef sadece pek de kesinlik arz etmeyen fikri kurgu dediğimiz saikler halkasının tek tek her unsuru üzerinde düşünerek davranışın alabileceği muhtemel seyri zihinde canlandırmak böylelikle sebep-netice bağlantısını kurmak kalmaktadır. Mesela Gresham kanunu insan davranışının aklen sarih bir şekilde yorumlanmasıdır. Bu yorum, davranışın belli şartlar altında ve ideal tipte "gaye bilinçli şekilde sergileneceği varsayılarak yapılmıştır. Davranışların gerçekten bu kanuna uygun şekilde sergilenip sergilenmediğini, ancak değerini yitirmiş madeni paraların gerçekten tedavülden kalkması ile ilgili (istatiki) gözlemler gösterebilir. Ki bu hadise ile bu kanunlar büyük ölçüde doğrulanmıştır. Aslında bilgiye ulaşma sürecinde ilk sırada tecrübi gözlemler yer alır ardından [bu gözlemlere dayanarak] yorumlama yapılır. Başarılı bir yorumlama olmazsa nedensel olarak anlama ihtiyacımız tatmin edilmemiş olur. Ama diğer taraftan bir davranışın seyri hakkında yapılan zihni bir tasavvurun (yorum) belli bir çapta da olsa tahakkuk ettiği ispat edilmedikçe böyle bir "kanun" ne kadar sarih olursa olsun davranış bilgisi bakımından değersiz bir kurgu dan ibaret kalır. Gresham örneğinde yorum ile olgu arasında mantıki bir uygunluk mevcuttur ve yorum ile olgu arasındaki bu uygunluk çok sayıda örnek tarafından doğrulanmak suretiyle kesin sayılabilecek bir nitelik kazanmıştır. Ed Meyer"e göre Helenlerle Persler arasındaki Maraton, Salamis ve Plate savaşlarının Helenler tarafından kazanılması sayesinde, Helen kültürünün (ve bir bakıma batı kültürünün) bilinen şekilde gelişmesi mümkün olabilmiştir. Ed Meyer"in bir takım (Helen kahinlerinin ve dini önderlerinin Perslere karşı takındıkları tavırlar gibi) semptomatik hadiselere dayandırarak tasarladığı, mantıki tutarlılığa sahip bu varsayımın doğruluğu, ancak Perslerin galip geldiği (Kudüs, Mısır, Anadolu gibi) savaşlar akabinde sergilediği siyasetlere başvurularak sınanabilir; lakin bu sınama bir çok bakımdan ister istemez eksik kalacaktır. Bu sebeple dayanılacak tek nokta olarak varsayımın akli bir serahate sahip oluşu kalmaktadır. Lakin tarihsel sebebi gayet sarih gibi görünen hadiselerin çoğunda yukarıdaki örnekteki gibi bu sebebin varlığını doğrulayabilecek tek delil gösterebilme imkanı dahi olmamakta ve bu yüzden tarihsel sebep atfetme kati surette bir varsayımdan ibaret kalmaktadır. 7. Saik, davranıştaki mana bütünlüğüdür ki davranış sahibinin kendisine veya gözlemciye söz konusu davranışın uygun "sebebi" olarak görünür. Bütünlük içinde cereyan eden bir davranışın unsurları arasındaki münasebeti, yerleşik zihni ve hissi algılama biçimlerine göre tipik bir mana bütünlüğü (yani doğru bir bütünlük) olarak değerlendiriyorsak, o davranış "asıl manasına uygun "6 bir seyir izlemiş demektir. Buna mukabil bir davranış sürecinde, davranışlar belli bir düzende ard arda sergileniyorsa ve gözlemlerden edinilen sonuçlara göre gerçekten hep aynı düzende sergilenme ihtimali mevcutsa o takdirde davranış süreci "asıl sebebe uygun " bir seyir izlemiş demektir. (Mesela bir matematik denkleminin matematik veya mantık kurallarına uygun şekilde "doğru" olarak çözülmesi asıl manasına uygun seyir izleyen davranışa bir örnektir. Davranışın asıl sebebine uygun bir seyir izlemesi ise aynı denklemin çözümünde varılan "doğru" ya da "yanlış" sonucun hatta hesap hatasının mevcut tecrübelere göre tekrarlanması ihtimalidir.) Nedensel açıklama, herhangi bir tahmine veya-nadiren- ideal durumlarda sayısal olarak verilebilecek bir ihtimal hesabına göre, gözlemlenen muayyen bir olayın (davranışın) ardından hangi olayın (davranışın) gerçekleşeceğini (veya bir arada gerçekleşeceklerini) ortaya çıkarmak demektir. Somut bir davranışın nedensel bakımdan doğru olarak yorumlanması, davranışın izlediği seyir ile saik arasında doğru bir ilişki kurulması ve bir bütünlük içinde anlaşılır biçimde kavranması demektir. Tipik bir davranışı [anlaşılabilir davranış tipini] nedensel bakımdan doğru şekilde yorumlamak ise, tipik olduğu iddia edilen davranış sürecinde hem (belli bir ölçüde) asıl manaya hem de asıl sebebe uygunluğun tespit edilmesi demektir,Şayet asıl manaya uygunluk yoksa, davranışın seyri ne kadar düzenlilik arz ederse etsin ve düzenlilik ihtimali sayısal olarak ne kadar bariz bir şekilde hesap edilirse edilsin, [yorum] anlaşılamayan [ya da ancak eksik şekilde anlaşılabilen] istatiki bir ihtimalden ibaret kalır. En sarih seviyede dahi olsa, bir davranıştaki asıl manaya uygunluğun, sosyolojik bakımdan doğru bir nedensel ifade olarak kabul edilebilmesi için, davranışın, gerçekten tespit edilebilir bir sıklıkta veya takriben (kitlesel durumda veya saf tiplerde) asıl manasına uygun bir seyir takip etme ihtimalinin (tesbit edilebilecek şekilde) var olduğu ispat edilmelidir. Anlaşılır davranış tiplerini yani sosyolojik genellemeleri (kuralları) oluşturan şey işte sadece ve sadece [toplumsal bir davranışta gözetilen anlaşılır manaya uygunluk arz eden] bu istatiki düzenliliklerdir. İşte manası anlaşılabilir davranışlarla ilgili yapılan bu kurgular ancak, gerçek hadiselere ait sosyolojik tipleri oluşturmaktadırlar ve bu tipler gerçek hayatta en azından yaklaşık olarak gözlemlene bilmektedir. Bir davranışta tespit edilen asıl manaya uygunlukla birlikte söz konusu davranışın belli biçimde (asıl sebebe uygun) sergilenme ihtimalinin de artacağı düşünülmemelidir. Tekrarlanma ihtimalinin olup olmadığını ancak müşahhas olaylara bakarak anlayabiliriz. Manalı hadiselerin istatistikleri nasıl tutuluyorsa aynı şekilde (ölüm istatistiği, yorulma istatistiği gibi) bir manadan mahrum hadiselerin de istatikleri tutulmaktadır. Sosyolojik istatistikler ise sadece (suç işleme istatistiği, meslek istatistiği, fiyat istatistiği, ziraat istatistiği gibi) anlamlı hadiseler için söz konusudur. Bunun haricinde hem manalı hem mana taşımayan hadiseleri içeren istatistikler de hayli çoktur: Zirai ürün istatistiği gibi. 8. Bazı süreç ve düzenlilikler anlaşılmaz olmaları hasebiyle (kelimeye verdiğimiz manada) "sosyolojik bir olgu" veya kural olma vasfını taşımamaktadır. Lakin bu durum onların sosyoloji açısından taşıdığı ehemmiyeti azaltmaz. Bu süreç ve düzenlilikler bizim yapmakta olduğumuz sosyoloji (ki kimseye zorla benimsetmeye çalışmadığımız bu sosyoloji kendisini "anlayıcı-sosyoloji" olarak sınırlamaktadır) için de ehemmiyet arz etmektedir. Bu süreç ve düzenlilikler, yöntem bakımında kaçınılmaz olarak haliyle anlaşılır davranışlar gurubuna değil "şartlar", "vesileler", "teşvik" veya "engelleyici unsurlar" gurubuna girmektedir. 9. Yöneldiği mana itibarıyla anlaşılır olan davranışlar bizce her zaman ya tek veya birden fazla şahıs tarafından tek tek sergilenmiş demektir.Ferdi, bir hücreler topluluğu veya bio-kimyasal reaksiyonlar hülasası olarak görmek ya da bu ferdin ruhi dünyasını münferit unsurlardan müteşekkil bir şey olarak ele almak başka bilgi türleri için faydalı hatta zaruri olabilir. Bu yolla ( nedensel kurallar biçiminde) kıymetli bilgilere ulaşabilmek tabi ki mümkündür. Lakin biz (hücre vs) bu unsurlar tarafından yapılan ve ilmi kurallar şeklinde ifade edilen bu kolektif davranışları anlayamayız. Aynı şekilde psişik unsurları da anlayamayız. Hatta müspet bilimin bu psişik unsurlar hakkındaki incelemeleri ne kadar kapsamlı olursa anlama da o derece azalmaktadır. Bu yolla davranışlarda gözetilen mananın yorumuna ulaşabilmek mümkün değildir. Halbuki bizim burada kastettiğimiz manada hem sosyoloji hem de tarih ilmi bilhassa davranışların mana bütünlüğünü kavramaya çalışır. Sosyoloji ve tarih için bilmenin konusu davranışın mana bütünlüğüdür. Hücre gibi fizyolojik birimlerin veya psişik unsurların davranışlarını hiç değilse ilke olarak gözlemleyebilir veya bu gözlemlerden kurallara (kanun) ulaşabiliriz ve bu kurallar sayesinde münferid hadiseleri nedensel olarak "açıklayabilir" yani bu münferid hadiseleri kurallaştırabiliriz. Ama yine de davranış yorumu (fiziki, astronomik, jeolojik, meteorolojik, coğrafık, botanik, fizyolojik, anatomik, bir mana taşımayan psikopatolojik gibi) diğer olguları ve kuralları ne kadar dikkate alıyorsa bu olgu ve kuralları da o ölçüde dikkate almaktadır. Diğer taraftan ["devlet", "kooperatif, "şirket", "vakıf gibi] toplumsal teşekkülleri (hak ve vazifeleri olan veya hukuki sonuçlar doğuracak davranışların faili olan) bir şahıs olarak ele almak, pratik amaçlar veya başka bilgi türleri için (mesela hukuk için) faydalı hatta kaçınılmaz olabilir. Davranışları anlayarak yorumlamaya çalışan sosyolojiye göre bu teşekküller münferit şahıslarca sergilenen spesifik davranışların mecrası ve kaynağı olmaktan ibarettir. Zira bir manaya yönelmiş davranışların failleri olarak biz sadece münferit şahısları anlarız.Buna mukabil sosyoloji kendi amacı bunu gerektirse bile farklı bakış tarzlarının tasarladığı bu kollektif teşekkülleri görmezlikten gelemez. Zira davranış yorumu ile bu kollektif kavramlar arasında üç hususta münasebet bulunmaktadır : a) Sosyoloji (davranış yorumu), anlaşılabilir bir terminoloji oluşturabilmek için benzer kollektif kavramlar kullanmak zorunda kalmaktadır. Günlük dilde olduğu gibi hukukçular da hem hukuk kavramına hem de hukuk kurallarının bağladığı toplumsal davranış olgusuna "devlet" demektedir. Halbuki sosyolojiye göre "devlet" olgusu sadece hukuki unsurlardan meydana gelmek zorunda olmadığı gibi doğrudan doğruya hukuki unsurlardan doğmuş da değildir. Ayrıca sosyolojiye göre kollektif şahsiyetler "davranışların" gerçek faili olamazlar. Sosyoloji "devlet", "millet", "şirket", "aile", "ordu" ve benzer teşekküllerden söz ederken (bu kavramlarla ) sadece münferit şahısların somut ya da kurgusal olarak sergilediği toplumsal davranışların belirli bir tarz içinde seyrini (mecra) kastetmektedir. Ve böylelikle açık olmasından dolayı ve alışkanlıktan ötürü kullandığı bu hukuki kavramlara tamamen farklı bir mana atfetmektedir. b) Davranış yorumu, temel bir ehemmiyete sahip olan şu olguyu dikkate almak zorundadır: Günlük olağan düşünce veya hukuki (ya da başka bir sahaya ait) düşünce tarzınca oluşturulmuş olan bu kollektif teşekküller (kavramlar), reel insanların (sadece amir ve hakimlerin değil muhatapların da) kafalarındaki gah var olanla gah olması gerekenle ilgili tasavvurlardır. Ve gerçek insan bu tasavvurlara göre davranışına yön verir. Bu bakımdan bu tasavvurlar hele bilhassa olması gerekenlerle (veya olmaması gerekenler de buna dahil) ilgili tasavvurlar, genellikle gerçek insan davranışının mecrasını (akış tarzı) tamamen belirleyici niteliktedir ve muazzam bir nedensel öneme sahiptir. Burada bilhassa olması gerekenler (olmaması-gerekenler de buna dahil) hakkında sahip olunan tasavvurları zikretmek gerekiyor. (İnsanların müştereken sergiledikleri spesifik davranışlar manzumesi olan modern devletin hiç de küçümsenmeyecek bir bölümü böyle bir yapıdan bu tasavvurlardan- oluşmaktadır; zira insanlar devletin var olduğuna veya payidar kalması gerektiğine inanarak davranışlarına yön verirler. Başka bir ifadeyle hukuki nitelikteki bir düzenin geçerliliğine inanarak davranışlarını yönlendirirler. Bu konuya daha sonra tekrar temas edeceğiz). Sosyolojinin kendi terminolojisini kurabilmek için, hem hukuken olması gerekeni hem de realiteyi karşılayan bu kavramları atıp, bunların yerini kendi kurduğu yeni kavramlarla doldurması oldukça titizce ve kapsamlı bir çalışmayı gerektirmekle birlikte mümkündür. Lakin en azından üstte bahsettiğimiz konuda bu yola başvurmamak gerekir. c) (Klasik örneğini Schaeffle"nin: "Toplumsal bünyelerin yapısı ve hayatı" adlı faydalı eserinde gördüğümüz) "organik sosyoloji" toplumdaki karşılıklı etkileşimi bir bütünden (mesela iktisattan) yola çıkarak açıklamaya çalışmaktadır.Organları, vücut içinde gördükleri işlevlere göre ele alan fizyoloji gibi, "organizasyon sosyolojisi"de ferd ile davranışlarını bu bütün içinde yorumlamaktadır. (Bir fizyologun derste yaptığı meşhur bir konuşma konumuza güzel bir örnek teşkil etmektedir. "Dalak. Dalak hakkında hiç bir şey bilmiyoruz beyler. Dalak hakkında söyleyeceğimiz şeyler bundan ibarettir". Bu fizyolog elbette dalak hakkında çok şey biliyordu: dalağın bünyedeki yeri, büyüklüğü, biçimi gibi. Lakin dalağın vücut içindeki işlevini söyleyemiyordu, bu da ona göre dalak hakkında hiç bir şey bilmemek demekti.) Parça ile bütün arasında işlevsel bir ilişki kurmaya çalışan bu bakış tarzının diğer bölümler için ne ölçüde (zaruri olarak) kesinlik taşıması gerektiğini burada ele almayacağız. Lakin biyo-kimyasal ve biyo-mekanik araştırmaların işlevsel bakış ile yetinmedikleri bilinmektedir. Yorumlayıcı sosyolojiye göre işlevsel bir söylem (iki bakımdan faydalı olabilir): 1. Pratik bakımdan kavramayı sağlayıp geçici bir süre için araştırmaya yön verebilir. (Bu yönüyle çok faydalı ve gerekli olabilir, lakin işlevsel söylem burda elde edilecek bilgiye aşırı kıymet verilmesi ve yanlış bir kavram realizmi söz konusu olduğunda çok mahzurlu da olabilir.) 2. Bir bütünlüğü açıklayabilmek için hangi davranışın yorumlanarak anlaşılması gerektiğini belirten yegane yoldur, (bizim kastettiğimiz manada) Sosyolojinin vazifesi işte tam bu noktada başlamaktadır. Zira biz ("organizmaların" aksine) "toplumsal teşekküller" söz konusu olduğunda sadece işlevsel bağı ve kuralları (kanunlar) tespit etmekle kalmayıp onunda ötesine geçerek bütün fenni ilimlerin gücünü aşan ilave bir şey yapabilme imkanına sahibiz. Bu ilave şey, teşekküllere katılan fertlerin tek tek sergilediği davranışları anlayabilmektir. Nitekim hücrelerin davranışlarını anlamak yerine ancak işlevleri itibarıyla kavrayabilir ardından bu davranışları gösterdiği sürekliliğe göre tespit edebiliriz. Deneyci açıklamaya nispetle yorumcu açıklamanın gösterdiği bu ilave randımanın bedeli, yorumdan elde edilen bilgilerin sistematik olmayışı ve genellikle farazi bir nitelik arz etmesidir. Sosyolojik bilgiye özgün olan ise zaten bu anlama unsurudur. Hayvan davranışlarının bizim tarafımızdan bizim davranışlarımızın da hayvanlar tarafından ne derece anlaşılabildiğini burada ele almayacağız. (Her iki durumda da mana belirsiz, kapsam karmaşıktır.) Ayrıca insanların (evcil, vahşi) hayvanlarla kurdukları münasebetlerin sosyolojisi teorik olarak mümkün müdür? (Hayvanların çoğu insanların emir, hiddet, sevgi ve saldırı niyetlerini anlamakta ve bu tavırlara sadece mekanik-insiyaki olarak değil bir şekilde anlamını bilerek ve tecrübelerine dayanarak tepki göstermektedir.) Bu meseleyi de burada incelemeyeceğiz. Aslında ilkel insanın davranışlarını (kendimizi onun yerine koyarak) hissedebilme kapasitemiz de bundan fazla değildir.Hayvanın davranış anındaki sübjektif halini kati olarak tespit edebilecek vasıtalarımız ya hiç yoktur ya da kullanışsız türdedir. Bilindiği gibi hayvan psikolojisinin meseleleri ilgi çekici olduğu kadar hayli müşkülaflıdır da. Yine bilindiği gibi tek eşli, çok eşli "aile", sürü ve grup, iş bölümüne dayalı devletçikler halinde çok muhtelif hayvan toplulukları bulunmaktadır.(Bu topluluklardaki işlevsel farklılaşma söz konusu hayvanlarda organik veya morfolojik bir gelişme ve farklılaşmaya paralel olarak meydana gelmiş değildir. Mesela akkarıncalarda görülen işlev ve dolayısıyla artefakt farklılaşması arı ve karıncalara nispetle daha gelişmiştir) Yiyecek, müdafaa, üreme, yada yeni topluluklar oluşturma gibi hayvan topluluklarının muhafazası için mühim olan ve (kral, kraliçe, işçi, asker, gibi) belli tip fertlerce ifa edilen işlevlerin, işlevsel bir bakış açısıyla tespiti, en azından şimdilik yapılabilecek en iyi şeydir ve araştırmanın bu tespitle yetinmesi gerekmektedir. Bu tespitle yetinmeyen çalışmalar uzun süre kalıtım ve çevrenin bu "toplumsal" meziyetlerin gelişmesine ne kadar tesir ettiğini bulmaya çalışan birer mesnetsiz fikir (spekülasyon) veya araştırma olmaktan ileri gidemediler. (Weismann ile Götte arasında cereyan eden tartışmaları örnek olarak zikredebiliriz. Weismann"ın "Tabiat terbiyesinin mutlak kudreti" adlı eseri tecrübeyle test edilemeyen istidlallere dayanmaktaydı.) Bütün ciddi araştırmacılar, bilgiyi işlevle sınırlandırmanın zaruretten kaynaklanan mecburi bir yetinme olduğu hususunda hemfikir olup bu yetinmenin geçici olmasını ümit etmektedirler.
Farklılaşmış tiplerce tek tek görülen işlevlerin, türün muhafazası bakımından taşıdığı ve kavranması hayli kolay olan önemi görmek ve gerek tiplerdeki gelişmiş meziyetlerin verasete bağlanması gerek verasetin bu özelliklerin gelişmesindeki payının yok sayılması durumunda-[tiplerin geçirdiği] bu farklılaşmanın nasıl açıklanabileceğini ortaya koymak yeterli olmamakta ayrıca şunları da bilmek gerekmektedir: 1) Henüz nötr durumda ve farklılaşmamış olan bireyde hangi etken farklılaşmayı başlatmıştır? 2) Farklılaşmış bir ferdi (ortalama şekilde) ait olduğu farklılaşmış grubun muhafazasına gerçekten yarayacak şekilde davranışlar sergilemeye sevk eden nedir? Bu istikamette kaydedilen bütün ilerlemeler, deneyler yoluyla münferid şahıslarda kimyasal uyarıcıların vey beslenme, asalaklar yüzünden hadımlaşma gibi) fizyolojik olguların tespitine (veya tahminine) dayanmaktadır. Hayvanların davranışlarında psikolojik ve manalı yönelişler sergilediğini de günün birinde deneylerle ortaya koyabilme umudunun ne derece gerçekleşebilir olduğu hakkında bugün uzmanlar dahi bir şey söyleyememektedirler. Topluluk hayatı süren bu hayvan fertlerinin ruhu hakkında, manayı anlama esasına dayanarak doğruluğu denetlenebilir bir fikir edinebilme düşüncesi, ancak sınırlı biçimde gerçekleştirilebilmektedir. Şurası bir gerçek ki, buradan edilecek bilgilerle insanların sergiledikleri toplumsal davranışları "anlayabilmek" mümkün değildir. İnsanların sergilediği toplumsal davranışları anlayabilmek için analoji olarak (hayvan davranışları değil) bilakis insan davranışları alınmaktadır ve alınması da gerekmektedir. İnsani toplumsal farklılaşmanın ilk dönemlerinde mekanik insiyaki davranışlardaki farklılaşma, ferdi ve manası anlaşılabilir davranışlara hatta şuurlu olarak rasyonelce yapılan davranışlara nispetle hangi boyuttadır? Bu analojiler belki bir gün bu suale cevap vermemize yarayacak ve mekanik insiyaki davranışlardaki farklılaşmanın, ilk dönemlerde, diğer farklılaşma alanlarına nispetle ne kadar mühim bir yer işgal ettiğini,görebilmemizi sağlayacaktır.Anlayıcı sosyoloji, mekanik insiyaki unsurlardaki farklılaşmanın [hayvanlar da olduğu gibi] insanların ilk farklılaşma döneminde de ağır bastığını bilmek ve insanın müteakip gelişme dönemlerinde de (hem de belirleyici mahiyette) bu tesirin sürdüğünü göz ardı etmemek zorundadır. Geleneksel davranışların hepsi ve geniş kitlelerin karizmaya itaati -ki karizma psişik sirayetin tohumu olup bu suretle sosyolojik gelişmeleri doğuran amillerin taşıyıcısıdır- anlaşılır şekilde yorumlanabilmesi ve saiklerinin açıklanabilmesi ya tamamen imkansız ya da ancak çok cüzi şekilde mümkün olabilen ve ancak biyolojik açıdan kavranabilen bir takım hadiselere çok yakındır ve bu hadiselerle aralarında fark edilmez geçişler yaşanmaktadır. Ama bütün bunlar sosyolojiyi yapması gereken vazifelerden muaf tutmamalı, sosyoloji, dar sınırlar içinde kaldığını bilerek bu sınırlar içinde ancak kendisinin başarabileceği vazifeleri yapmalıdır. Othmar Spann"ın faydalı fikirler yanında yer yer yanlış anlamalar da içeren ve bilhassa ampirik çalışmalara dayanmayan değer yargılarıyla yüklü argümanlar bulunan muhtelif çalışmalarında sosyoloji açısından işlevselliğin önceliğini (Spann buna"üniversalist metod"diyordu) vurgulaması doğruydu.Zaten işlevselliğin önceliği hususunda hiç kimseden ciddi bir itiraz gelmemiştir. Tabiiki evvela türün muhafazası (ve bilhassa kültürel özgünlüğün muhafazası) ve toplumsal bir davranış türünün belli istikamette gelişimi açısından hangi davranışın mühim yani işlevsel olduğunu bilmeliyiz ki şu sualleri sorabilelim: Davranış nasıl meydana gelmiştir? Hangi saikler belirleyici olmuştur? Kral, amir, müteşebbis, büyücünün ne iş gördüğü daha doğrusu hangi davranış tipinin tahliller açısından mühim olduğu önce bilinmeli ve ele alınmalı ki sosyolojik tahlillere başlamlabilsin. (Rickert"in kastettiği manada bir "kıymet unsuru taşıma" -wertbezogenheit- söz konusu edilmektedir.) Tipik şekilde farklılaşmış münferit insanların (sadece insanların) sergilediği (farklılaşmış) davranışların sosyolojik olarak anlaşılabilmesi için yapılabilecek -aynı zamanda yapılması gereken- şeyi bu tahliller yapmaktadır. Burada [uygulanan] "ferdiyetçi yöntemin", sanki ferdiyetçiliğe değer veriliyormuş gibi anlaşılmasına fırsat vermemek ayrıca kavramların rasyonel şekilde kurulmuş olmasının da rasyonel saiklerin üstünlüğü veya rasyonalizme müspet bir değer atfedilmesi olarak görülmesine mani olmak gerekmektedir. Zira sosyolojik açıdan sosyalist bir iktisadın dahi -münferit şahısların, fonksiyoner tiplerin davranışlarına bakılarak- ferdiyetçi yöntemle yorumlanarak anlaşılması gerekir. Mesela iktisadi faaliyetler (ticari mübadele) marjinal fayda teorisiyle (varsa daha iyi bir metotla da yapılabilir ama bu noktada benzer olmak zorundadır) ele alınmalıdır. Zira bu durumda da asıl ampirik-sosyolojik inceleme şu sualle başlamaktadır: Toplum mensupları yada fonksiyonerlerini toplumu oluşturacak ya da sürekliliğini mümkün kılacak nitelikte davranışlar sergilemeye sevk eden saikler nelerdir? İşlevleri [bütünden yola çıkarak] kavramlaştırma, incelemenin sadece ilk hazırlık safhasını oluş turmaktadır ve bu kavramlaştırmanın -doğru olması kaydıyla- fayda ve zarureti tartışılmaz niteliktedir. 10. Anlayıcı-sosyolojinin önermelerine genellikle "kanun" denilmektedir. (Gresham kanunu gibi). Kanun, bazı verilerin mevcut olması halinde davranışın beklenen bir tarz içinde sergilenme ihtimalinin deney ve gözlemlerle teyit edilmiş halidir. Bu ihtimal (yani davranışın beklenen bir tarz içinde gelişeceği ç.n) davranış sahibinin dayandığı tipik saikler ile gözettiği tipik manadan anlaşılmaktadır. Eğer davranış sadece bir gaye-bilinçli saiklere dayanmışsa ve mevcut tecrübelere göre gayeye en uygun [kaçınılmaz] vasıtalar seçilmişse anlaşılırlık ve sarahat en yüksek noktadadır. Bu durumda, şayet sıkı şekilde gaye-bilinçlice davranılırsa, başka türlü değil böyle davranılması gerektiği söylenebilir. (Zira davranış sahiplerinin gayeleri için kullanabilecekleri vasıtalar olarak teknik sebeplerden dolayı sadece bunlar bulunmaktadır) Bu örnek psikolojiyi,anlayıcı sosyolojinin esas temeli olarak görmenin ne kadar yanıltıcı olduğunu göstermektedir. Bugün psikoloji denince her kafadan bir ses çıkmaktadır. Yöntemden kaynaklanan bazı sebepler, bazı hadiselerin davranışla ilgili disiplinlerin yabancısı oldukları bir tarzda, "fiziki" ve "psişik" diye tasnif edilerek fenni ilimlere has bir şekilde incelenmesini mazur gösterebilir. Ama insan davranışlarını inceleyen disiplinlerde bu tutumlara yer yoktur. Psikoloji ilmi sadece fenni ilimlerce ruhi addedilen şeyi fenni ilimlere has araçlarla ele alıp araştırıyorsa ve insan davranışlarını gözetilen manaya göre yorumlamıyorsa, hangi yöntemi uygulamış olursa olsun, bu araştırma sonunda ulaştığı neticeler somut durumlarda tabii ki diğer ilimlerin ulaştığı neticeler kadar önem taşıyabilir ve nitekim şimdiye kadar taşımıştır da. Buna mukabil sosyolojinin diğer ilimlere nispetle psikolojiye daha yakın olması varid değildir. Yanılgı, fiziki olmayan her şeyi ruhi bir şey olarak addeden ruh kavramının kendisinden kaynaklanmaktadır. Halbuki bir matematik hesabı yapan insanın gözettiği mana psişik değildir. Bir insanın yapmayı düşündüğü davranışın beklediği menfaatleri sağlamaya yarayıp yaramayacağını akılcı (rasyonel) biçimde ölçüp biçmesini ve bu yönde verdiği kararı "psikolojik" yöntemle daha iyi bir şekilde anlamamız söz konusu değildir. Halbuki "sosyoloji", "kanunlarının" ekseriyetini bu tip rasyonel mülahazaların yapıldığını farz ederek kurmaktadır. Buna mukabil davranışlardaki akıldışı unsurların açıklanmasında anlayıcı psikoloji sosyolojiye şüphesiz gayet mühim faydalar sağlayabilir. Lakin bu, yöntemden kaynaklanan temel meselelerde hiç bir değişiklik meydana getirmez. 11. Sosyoloji Tipleri kavramlaştırır ve hadiselerin genel kurallarını ortaya çıkarmaya çalışır. Onu tarihten ayıranda budur. Zira tarih sosyolojinin aksine hadiselerde ferdi ve kültürel davranışların, kurumların ve şahsiyetlerin tesirini tespit etmeye bunların sebeplerini ortaya çıkarmaya çalışan tahliller yapmaktadır. Sosyoloji, tipleri kavramlaştırırken tamamen değilse bile ağırlıklı olarak "malzemesini -paradigma olarak-tarih ilmince de mühim addedilen davranış realitelerinden seçer. Sosyoloji, tarihsel hadiseleri kavramlaştırıp bunların kurallarım ortaya çıkarmaya çalışırken bu yolla aynı zamanda tarih ilminin kültür ağırlıklı olguların tesirleriyle ilgili tespitlerine ve nedensel açıklamalarına da katkıda bulunma gayesi taşımaktadır. Genellemeler yapan her ilimde olduğu gibi sosyolojide de kavramlar soyutlama yoluyla kuruldukları için bu kavramlar tarih ilminin müşahhas kavramlarına nispetle zayıf içerikli olmaktadır. Bu kavramların içeriksizliklerine mukabil tariflerindeki belirginlik derecesi yüksektir.Belirginlik derecesini arttırmanın yolu -sosyolojik kavram kurmanın gayret ettiği şekilde- asıl manaya uygunlukta mümkün mertebe en yüksek noktaya ulaşmaktır. Bilhassa rasyonel kavram ve kurallarda bu belirginlik derecesi en kamil haline ulaşabilmektedir. Lakin sosyoloji akıl-dışı olayları da teorik ve manaya uygun kavramlar halinde anlamaya çalışır. Sosyoloji,tarihi bir olayın bu kavramlardan bir veya birkaçına uygun sayılabilmesi için gerekli olan ölçüyü belirtmek suretiyle olayları bu kavramlara göre tasnif eder ve ister akılcı ister akıl dışı olsun herhangi bir olayı, kendi gerçekleştiği ortamdan soyutlayarak bu kavramlar içinde anlamaya çalışır. Tarihi bir olay muhtelif unsurları itibarıyla aynı zamanda hem"feodal" hem "patrimonial", hem "karizmatik" ve hem de "bürokratik" olabilir. Bu kelimelerle kastedilen şeyin belirgin olabilmesi için sosyolojinin bu teşekküllerle ilgili saf (ideal) tipler kurgulaması gerekir.Bu ideal-tiplerin kendi içinde tutarlı bir bütün olarak asıl manaya uygunluğu ne kadar noksansız olursa gerçek hayatta tezahür etmesi de tıpkı mutlak boşluk içinde olduğu varsayılan bir fiziki reaksiyonun ölçülebilmesi kadar zorlaşmaktadır. İşte sadece bu saf ideal tiplerden yola çıkarak sosyoloji ilminin kasuistiği oluşturulabilir. Sosyolojinin ayrıca duruma göre ampirikistatiki tipler biçiminde (yöntem bakımından açıklanmasına pek gerek olmayan) ortalama tiplerde kullandığı bilinmektedir. Buna mukabil tipik (örnek) olay denildiğinde hele bilhassa şüphe durumunda hep ideal tipler kastedilmektedir. Bu ideal tipler akılcı olabileceği gibi akıl-dışı da olabilir. Genellikle (iktisat teorisinde ise her zaman) akılcı olan bu ideal tipler her halükarda asıl manaya uygun şekilde tasarlanmışlardır. Sosyoloji alanında ortalamaların, bir başka ifadeyle ortalama tiplerin belirgin bir tarife sahip olarak kurulabilmeleri, aralarında sadece derece farkı bulunan aynı niteliklerde manası anlaşılabilir davranışlar söz konusu olduğunda evet sadece böyle bir durumda mümkün olabilmektedir. Böyle durumlar görülmekle beraber, olayların çoğunda, sosyoloji ya da tarih ilminin ele aldığı davranışlar çok farklı niteliklerdeki saiklerce belirlenmekte ve bu saikler arasında bir "ortalama" yapılamamaktadır.Toplumsal davranışlarla ilgili olarak tasarlanmış olan ideal-tipler bir bakıma gerçekdışıdırlar. İdeal tipler, en azından gelenek baskıları,hissi tutumlar ve gayri iktisadi gaye ve kaygılar tarafından da belirlenmiş olan davranışın gerçek seyrini anlayabilmemiz için (hayali olarak) tasarlanmışlardır ve ideal durumda yani sadece iktisadi gayelere uygun akılcı bir tutum içinde nasıl davranıldığını göstermeye çalışmaktadırlar. Bu anlamda bir gerçek dişilik arz etmektedirler. İdeal tipler bu yolla : 1) Gaye-bilinçli iktisadi tutumun da davranışın gerçek seyrini belirleyen unsurlardan biri olduğunu veya -ortalamacı bakışla- olmaya çalıştığını anlamamızı sağlar; veya davranışın gerçek seyri ile ideal arasındaki kopukluğu ve farkı göstermek suretiyle gerçek saikleri daha kolay öğrenmemizi sağlar. İdeal tipler ne kadar kesin ve tarifi belirgin şekilde inşa edilmişlerse, yani ne kadar gerçek-dışı olurlarsa gerek terminoloji, gerek tasnif gerekse araştırma bakımından da o derece faydalı olmaktadırlar. Tarih ilmi de esasında münferit hadiselerin sebeplerini bulmaya çalışırken daha farklı bir yol izlememektedir. Mesela 1866 harbinin nasıl cereyan ettiğini açıklamayabilmek için evvela gerek Moltke gerek Benedek"in hem kendi hem de düşman ordularının durumuna dair tam bir bilgiye sahip olmaları halinde gaye-bilinçli ideal bir tutum içinde nasıl hareket etmeleri gerektiği (hayalen) tasavvur edilir (böyle yapılmak zorundadır) ardından bu tasavvur iki komutanın sergilediği gerçek davranışlarla mukayese edilerek aradaki farkın sebepleri ( bu sebepler yanlış bilgi, yanılgı, strateji hatası, şahsi mizaç ve strateji dışı kaygılar olabilir) açıklanmaya çalışılır. Görüldüğü gibi burda da (tarih ilminde) ideal tipler kullanılmaktadır. Sosyolojinin tasarlanmış kavramları, davranışların sadece zahiri boyutu (seyri) ile ilgili değil bilakis deruni boyutu ile ilgili olarak da ideal tip olma özelliğine sahiptirler. Reel davranışların çoğunda failler gözettikleri manayı ya yarı şuurlu halde ya da şuursuzca bilmeden sergilemektedir. Davranış sahibi gözettiği manayı tam bilmek veya fark etmek yerine ancak belirsiz şekilde hissetmekte davranışlarını çoğu kez insiyaki olarak veya alıştığı üzere sergilemektedir. Davranışta gözetilen mananın (ister rasyonel ister irrasyonel olsun) davranış sahibince bilinmesi pek nadir olup sadece benzer-kitlesel davranışlar söz konusu olduğunda görülebilmektedir. Bu kitlesel davranışlarda mana, kitle içinde ancak bir kaç kişi tarafından şuurlu bir şekilde idrak edilebilmektedir. Manası açık ve şuurlu bir şekilde idrak edilmiş olarak sergilenen davranışlar istisnayı oluşturmaktadır. Her sosyolojik ve tarihi araştırma, gerçek olayları tahlil ederken bu durumu daima nazar-ı dikkate almak zorundadır. Ama sosyoloji yine de davranışta gözetilen muhtemel manayı tasnif etmek suretiyle kendi kavramlarını oluşturmaya devam etmeli yani davranışın sanki akılcı bir şekilde sergilendiğini farz ederek hareket etmeli, davranışlarda gözetilen muhtemel manaları bu şekilde sınıflandırarak kavramlarını kurmalıdır. Bu kavramların muhtevası ile realite arasındaki fark daima nazar-ı itibara alınmalı, muhteva ile realite arasında ne derece ve ne tür bir fark olduğu ortaya çıkarılmalıdır. İnsanlar yöntem bakımından çoğu kez muğlak kavramlarla açık ve seçik kavramlar arasında ya da irreel kavramlarla ideal tip kavramlar arasında bir tercih yapmak zorunda kalırlar. Böyle bir durumda ilmi olan ikinci şıkların tercih edilmesidir. B. Toplumsal davranış kavramı 1. (Tahammül ve imtina etmek de dahil) Toplumsal bir davranış başkalarının geçmişte veya şimdi yaptığı veya ilerde yapması muhtemel davranışlarına karşı yapılmış olabilir. (Daha önce yapılmış olan bir saldırının intikamını almak; şu andaki bir saldırıyı savuşturmak veya ilerde olabilecek muhtemel saldırılara karşı müdafaa tedbirleri almak gibi.) Bu "başkaları" bir tek kişi ve tanıdık veya belirsiz sayıda çok ve hiç tanınmayan şahıslar da olabilir. (Mesela para bir ticari mübadele vasıtasıdır. Davranış sahibi, tanımadığı çok sayıda insanın da ileride alışveriş yaparken parayla mübadele edeceğini bildiğinden o da alışverişte parayla mübadelede bulunur) i. Her davranış -hatta zahiri(fiili) davranışlar bile-burada belirlediğimiz mana itibarıyla "toplumsal" davranış değildir. Sadece nesnelere yönelmiş olan zahiri davranışlar da toplumsal davranış değildirler. İçsel tutumlar ise başkalarının davranışlarına yönelmiş olmaları halinde toplumsal davranış olurlar. Vecd ve tek basma yapılan dua gibi dini davranışlar da toplumsal davranış değildir. Bir ferdin iktisadi bir faaliyeti, ancak ve sadece başkalarının davranışlarını nazar-ı dikkate alması, hesaba katması halinde toplumsal bir davranış olabilir. İktisadi bir faaliyet, kişinin kendi iktisadi malları üzerindeki tasarrufunun başkalarınca kabullenilmesini aksettirmek suretiyle formel ve genel olarak toplumsal bir davranıştır. Maddi bakımdan ise: (mesela) tüketim durumunda başkalarının ilerideki arzu ve isteklerini dikkate almak suretiyle tasarruflarını o istikamete yöneltmesi veya üretim durumunda başkalarının istek ve arzularını kendine temel edinmesi yönünden toplumsal bir davranıştır. 3. Her beşeri temas, toplumsal bir nitelik (karakter) taşımaz. Sadece başkalarının tutum ve davranışlarına yönelen anlamlı tutum ve davranışlar toplumsal bir niteliğe sahiptirler. Bisikletli iki kişinin birbiriyle çarpışması tabiat hadisesi gibidir. Lakin çarpmamak için diğerine yol verme teşebbüsü, çarpışmayı müteakiben karşılıklı bağırıp çağrışmalar, kavga veya dostça halleşme gibi davranışlar birer toplumsal davranıştır. 4. Toplumsal davranış ne: çok sayıda insan tarafından sergilenen benzer davranışların ve ne de başkalarının davranışlarının tesiri altında sergilenen davranışların aynısıdır. a) yağmurun başlamasıyla birlikte sokaktaki insanların bir kısmının aynı anda şemsiyelerini açması, ıslanmaktan korunabilmek için yapılmış bir davranıştır ve burada bir başkasının tutum ve davranışlarına yönelme söz konusu değildir. b) belli bir mekanda toplanmış bir "kitlenin" kendi içindeki ferdin davranışlarını derin bir şekilde etkilediği bilinmektedir. (>kitle psikoljisi Çok sayıda insanın müşterek davranışları ferd üzerinde ani veya tedrici ve silsileler halinde bir tesir ve kitle hissi uyandırabilir (mesela basın yoluyla) bu sayede dağınık kitleler dahi ferdi davranışları kitlesel kaynaklı davranışa dönüştürebilir. Belli başlı bazı tepki (reaktion) biçimlerinin tezahürü ferdin kendisini bir kitlenin mensubu olarak hissetmesi ile mümkün olmakta bazılarınınki ise zorlaşmaktadır. Binaenaleyh bazı hadise ve davranışlar insanda sevinç, hiddet, coşku, yeis ve tutku gibi muhtelif hislerin uyanmasına sebebiyet verebilir; ki bu hislerin insanda kitle ile manalı bir ilişki olmaksızın yalnızlık halinde tezahür etmesi zordur. Sadece kitle olgusunun tesiriyle ve tepkisel saikle sergilenen ve kitle ile arasında mana bağı taşımayan bir davranış bizim anladığımız manada bir "toplumsal davranış" değildir. Mamafih aradaki fark muğlak ve belirsizdir. Zira misal olarak alırsak sadece hatip (demagog) değil bilakis toplanan kalabalık ile kitle olgusu arasında dahi muhtelif ihtimalde ve muhtelif şekilde yorumlanabilecek çapta bir mana ilişkisi o-labilmektedir. Ayrıca bir başkasının davranışının taklidi şayet sadece tepkiden ibaret ise ve başkasının davranışına binaen yapılmamışsa "toplumsal davranış" olamaz. Aradaki sınır bir tefrike imkan vermeyecek kadar muğlak ve belirsizdir. Bir insanın başkasında görüp beğendiği ve kendine uygun bulduğu bir tavrı aynen sergilemesi bizim anladığımız manada toplumsal davranış değildir. Zira bu davranış bir başkasının davranışına karşı yapılmamış bir başkasının davranışına yönelmemiştir aksine davranış sahibi gözlem yoluyla yeni bir fırsat/imkan görmüş ve ona yönelmiştir. Başkasının davranışı bu davranışın sebebi olmuş ama mana itibarıyla bu davranışı belirlememiştir. Buna mukabil bir kişi bir başkasının davranışını "moda" olduğu, ananelere uygun, örnek bir davranış olduğu için veya benzer sebeplerden dolayı taklid ediyorsa o takdirde arada mana bağı bulunuyor demektir. Bu iki tür taklid arasında bazı ara durumlar bulunmaktadır. Gerek kitlesel kaynaklı davranışlar gerek taklid, muğlak ve belirsiz olup toplumsal davranışın istisnai uç türleridir ve geleneksel davranışlarda bunlarla sık sık karşılaşırız. Bu ve benzen durumlarda belirsizlik, kişinin davranışlarında bir başkasının davranışına yönelişini ve kendi gözettiği manayı her zaman bilememesinden veya bunların şuurunda olmamasından kaynaklanmaktadır. Bu bakımdan "etkilenme" ile "bir manaya yönelişi" kesin bir şekilde birbirinden ayırt edebilmek her zaman mümkün olmamaktadır. Sadece etkilenmeden kaynaklanan taklidi davranışların sosyolojik olarak en az asıl manadaki "toplumsal davranışlar" kadar önem taşıdığı aşikar olmakla birlikte bunları kavramlar halinde birbirinden ayırt etmek gerekir. Toplumsal davranışlar sosyolojinin yegane mevzuu olmayıp sadece odaklaştığı ana meseledir; bir başka şekilde ifade edersek toplumsal davranışlar sosyolojiyi (bizim burada yaptığımız manada sosyolojiyi) oluşturan kuran olgulardır. Yapılan bu tespitlerden toplumsal davranışların diğer olgu ve meselelere nispetle daha mühim olduğu zannedilmemelidir.
|
|
| Bağlantılar: bilgininefendisi.net |
| Open Source Document Project | AUP&TOS |