Nâzım Hikmet: Toplumcu-gerçekçi çizgi
Cumhuriyet
sonrası Türk şiirinde asıl yenilik Nazım Hikmet’le gelir. Sağlıklı,
biçim ve özde devrim yapan bir yeniliktir bu. Ölçüyü atan Nazım
Hikmet’tir, özü biçimin bağlarından kurtaran da. İlk iki kitabıyla (835
Satır, Jakond ile Si-Ya-U, 1929) “şairane”ye karxı çıkmış, dizeci
anlayışı yıkmıştır. Ama gelenekten de kopmaz. Çünkü ona göre asıl
önemli olan öz’dür. Biçim öze uydurulmalı, özü bir kat daha belirgin
kılmalıdır. Üstelik onun şiiriyle gelen öz bir ideolojiye dayanmakta,
siyasal bir tutumu içermektedir. Toplumcu gerçekçi (realisme social)
sanat anlayışını bilinçli olarak benimsemekle kalmamış, bu alanda en
yetkin örnekleri vererek hem kendisinden sonra gelen kuşağı, hem de
1960 sonrası Türk şiirini etkilemiştir. Türk yazını onunla toplumcu
gerçekçi çizgiye girmiştir.
Biçim
açısından bakıldığında, serbest nazım, serbest şiir, özgür koşuk
adlarıyla nitelenen ve şiirden ölçü, uyak gibi bağları atan bir akımın
başlatıcısıdır Nazım Hikmet. Ondan önce de bu yolda denemeler yapılmış,
özellikle Tevfik Fikret serbest müstezadı alabildiğine geliştirerek
şiiri düzyazıya yaklaştırmış, Ahmet Haşim dizeyi kırarak serbest
söyleyişe ulaşmak istemiştir, ama böylesi denemeler aruz kalıplarıyla
oynayarak gerçekleştirilmiştir. Başlangıçta Milli Edebiyat akımı
etkisinde heceyle şiirler yazan Nazım Hikmet ise Anadolu’ya gidişiyle
(1921) başlayan ve Moskova’daki öğrenim yıllarında ilkeleri
belirginleşen yeni bir şiir anlayışıyla, ölçüsüzlüğü (vezinsizliği)
düşünemeyen Türk şiirini kökten değiştirir. Moskova’dayken tanıdığı
gelecekçilik (futurisme), kuruculuk (constructivisme) akımlarından
etkilenerek yazdığı şiirlerinde ölçüyü atmakla birlikte uyağı boşlamaz.
Ama bu, alışılmışın dışında, geleneğin, divan şiirinin birikimlerinden
yararlanan yeni bir uyak anlayışıdır. Türkiye’ye dönüşünde Aydınlık
dergisinde yayımladığı (1923-1925) yeni şiirleri, bu nedenle en çok
yapıları açısından yankı uyandırır.
Doğaldır
bu. Çünkü “sanat toplum içindir” tezini savunan Tanzimat ozanlarından
sonra Türk şiirinin ana sorunsalı hep biçim düzeyinde çözülmeye
çalışılmıştır. Yenilik olarak hep yeni söyleyişler ardında koşulmuş,
yeni biçimler aranmıştır. Kuşkusuz bunda en büyük etken, Cumhuriyet’e
dek dil sorununun gündemde olmasıdır. Nitekim yukarda özetlendiği gibi,
Milli Edebiyat akımı da dil konusunun yeni bir yaklaşımla ele alınması
girişimiyle başlatılmıştır. Nazım Hikmet’in şiirleri yayımlandığında
dil sorunu çözümlenmiş, Milli Edebiyat akımı dışındaki ozanlar da yalın
bir dil kullanma gereğini duyar olmuşlardır; ama bu soruna bağlı olarak
gelişen aruz-hece tartışması, Hececilerin utkusuyla sonuçlanmış görünse
de, birinden birinin kesin yengisiyle çözümlenebilmiş değildir. Daha
doğrusu, gizli bir uzlaşma, ideolojik uzlaşmanın yazına yansıması söz
konusudur. İşte Nazım Hikmet’in her iki ölçüyü de atan şiirleri böylesi
bir ortamdan yayımlanınca biçimde devrim olarak görülür. Oysa asıl
devrim özdedir.
Bu
konuda şunları söyler Nazım Hikmet: “Şiir kafiyeli de kafiyesiz de,
vezinli de vezinsiz de, bol resimli, hiç resimsiz de, bağırarak da
fısıldayarak da yazılabilir, yeter ki yazılacak şey olsun ve bu
yazılacak şey en uygun şeklini - bazan belirli bir tarihi merhaleye
göre en uygun şeklini - en ustaca bulmuş olsun. Şahsen kendimse, şekli
öylesine öze uydurmak istiyorum ki, şekil, özü bir kat daha belirtsin,
ama kendisi, yani şekil belli olmasın.” (Ekber Babayef’le
konuşmasından) “Şiirlerimde genellikle topyekün belirli bir ölçü ve
şekil yoktur. Fakat ölçü ve şekil var. Hem melodi, hem armoni. Hem
kafiye, hem kafiyesizlik, hem mısra-i berceste, hem kül. Yani realiteyi
ve realite içindeki faal insanı iç ve dış aleminde yansıtması gereken
şiire en uygun dinamik şekil ve ölçüler. Daha yüksek bir ölçü ve şekle,
hareket ve değişme halindeki çerçevelere ulaşmak istiyorum. (…) Ben
kendi toplumsal sınıf çevreme karşıt ve çelişmeli değilim. Bundan ötürü
de sanat için değildir diyorum. Şiirde bileşik, diyalektik gerçekçiliğe
ulaşmak istiyorum.” (Her Ay, Nisan 1937)
Nitekim
şiirsel eyleminde biçimle ilgili tartışmalara girmez Nazım Hikmet. Öze
uygun biçimi bulmaktır amacı. Bunun için yalnız Türk yazınının değil,
tanıdığı bütün yazınların geleneklerine açıktır. Hepsinden
yararlanabilir. Çünkü ona göre, “Her sanatkar ömrünün sonuna kadar
arayacaktır. Bu arama seyrinde her konkre öze en uygun şekli bulmaya,
kendi kendini tekrarlamamaya, şahsiyetini muhafaza etmekle beraber
taklit etmemeye çalışacaktır. Hiçbir değişmez, mutlak sanat kaidesi
tanımayacaktır.” (Babayef’le konuşma). Bu ise biçimin öze bağlı olarak
sürekli değişmesi, bir değişkenlik içinde olmasıdır. Değişmeyen sanata
yüklediği işlevdir. İşlevi belirleyen de toplumcu dünya görüştü.
Nazım
Hikmet’in toplumcu yazının gelişmesi yolundaki eylemi, asıl 1929’da,
Resimli Ay’da çalıştığı yıllarda yoğunlaşacak, egemen sanat
anlayışlarına karşı gerçek kavga, yalnız şiirde değil, bütün yazın
dallarında bu dönemde başlatılacaktır. Asım Bezirci bu gelişimi şöyle
özetler:
”1928’de
Takrir-i Sükun Kanunu yürürlükten kalkınca, baskı da hafiflemeye
başlar. Bundan yararlanarak, toplumcu yazarlar Sabiha Zekeriya’nın 1
Şubat 1924’ten beri çıkarmakta olduğu Resimli Ay dergisi çevresinde
toplanmaya çalışırlar. 1928’den sonra Vala Nurettin, Suat Derviş, Sadri
Ertem Resimli Ay’da yazarlar. Almanya’dan gelen Sabahattin Ali ile
Rusya’dan dönen Nazım Hikmet de onlara katılırlar. Resimli Ay, 15 Ocak
1931 tarihinde kapanıncaya değin toplumcu bir edebiyatın kurulup
yayılmasına hizmet eder.
|